Osmanlı dönemi

Ben Osman Tuna Genç

17 /Temmuz /1994 yıllında Antalya Vakıf Hastanesinde dünya geldim .Doğumdan yıl  sonra oksijensiz   kalınca 17 gün kürede kalmışım sonra 6 yaşında  iken geçirdiğim bu hastalıktan dolayı Elipsti (sara ) (soğuk havale) hastası oldum Nöbetlerim 5-6 ay ara ile gece geliyormuş  Annem geceleri hastalanacak diye hiç uyumuyormuş . Günler günleri kovalayıp benim okul vaktim gelmiş. İlk okulu Mehmet Akif Ersoy iöo da kaynaştırma öğrencisi olarak başlamışım 8 yıl bu okulda okuyup yine kaynaştırma öğrencisi olarak Atatürk Endüsü Meslek lisesinde başladım 4 yılda lisede bilgisayar bölümü okudum .Sonra direk üniversiteye geçiş yaptım 2 yılda Akdeniz  üniversitesi Bileşim teknolojilerinde okudum şu an önlisas mezunuyum EKPS   sınavını kazandım Ama kurada ismim çıkmadı . Bende boş durmamak için  bu ikinci kitabı çıkartıyorum.

Osmanlı devleti, başlarda Candaroğulları, Germiyan, Karesi beylikleri gibi büyük beyliklerle Bursa, İzmit, İznik, Eskişehir gibi önemli Bizans şehirlerinin arasında mütevazi bir güç olarak varlığını sürdürmüştür. Anadolu’da İlhanlı hakimiyetinin zayıflaması, Selçuklu devletinin dağılması ve Bizans ordusunun dağılıp feodal beylerin ortaya çıkması gibi çevresinde cereyan eden siyasi gelişmeler Ertuğrul, Osman gibi karizmatik aşiret reislerinin bağımsız hareket etmesini sağlamıştır. Osmanlıların bir gaza bölgesi olan Bizans sınırında olması ve uçlara dolan alp, alp-eren, gazi gibi Türkmen savaşçılarıyla dolması önemli bir askeri güç haline gelmesiyle sonuçlanmıştır. Bu potansiyel nüfusun gittikçe artması beraberinde güçsüz kalmış Bizans tekfurları aleyhinde bir patlama yapacağı normaldi. Böylece Bizans sınırlarına tecavüz ederek ganimet ve yağma akınlarında bulunurken önemli miktarda servet ve güç kazanması Osmanlı topraklarını diğer Türkmen aşiretlerini davet ediyordu. Bu arada her iki sınırda yaşayan Bizans akritai (sınır erleri) ile uçlardaki akıncı, gönüllü gazi ve alp savaşçılarını kaynaştırıyordu. Sınırlarda hoşgörülü bir din anlayışı hakimdi. Öyle ki bazı tekfurlar ihtida ediyordu. Harmankaya tekfuru Köse Mihal Osman’ın en yakın silah yoldaşı olmuştu. Nihayet Osman Gazi’nin aşiret reisliğinden bey statüsüne geçecek başarıları sancağı altına Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum gibi Türkmenler tarafından teşekkül ettirilen sosyal, dini, askeri ve iktisadi kuruluşlar destek olarak bölgeye göç etmiştir.

İlk Osmanlı hükümdarları kendilerine sığınan Türkmen şeyh ve dervişlerine kucak açmış, başta gaziler ve ahiler teşkilatı olmak üzere askeri ve bürokratik unsurlarını bu teşekküllerden sağlayarak yerleşik, düzenli ve teşkilatlı bir devlet olmaya doğru gitmiştir. İdeolojisini gaza ve cihat prensibine dayandırması devleti rakip hanedanlara karşı meşruiyet sağlamıştır. Zamanla Kayılar gibi Oğuzların en asil ve köklü boyundan geldiklerini de işlemek suretiyle soy bakımından da Anadolu’nun meşru ve bağımsız en asil devleti olarak üstünlüğünü göstermeye çalışmıştır. Selçuklulardan farklı olarak Türk dil ve kültürünü ön plana almaları da büyüyüp gelişmesinde etkili olan faktörlerden sayılabilir

Osman Gazi (1299- 1326)

Osmanlı Devleti’nin  kurucusu  olan  Osman Gazi 1258 ‘de söğüt ‘te doğdu . Babası Ertuğrul  Gazi Annesi Halime  Hatun ‘dur      Osman Gazi, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaslıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi.

Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adalet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.

Osman Gazi, 1281 yılında Sögüt’te, Kayı Boyu’nun yönetimine geçtiğinde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey’in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti’nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğdu.

Sögüt’te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, 1326’da Bursa’da Nikris (goutte) hastalığından öldü.

Erkek çocukları: Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey

Kız çocukları: Fatma Hatun

 Orhan Gazi 1326- 1359)

Orhan  Gazi 1281 yıllında doğdu .  Babası Osman Gazi, annesi Kayı aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey’in kızı Mal Hatun’du. Orhan Gazi, sarı sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. Yumuşak huylu, merhametli, fakir halkı seven, ûlemaya hürmetli, dindar, adalet sahibi, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaşa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiş bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoşlanırdı.

Orhan Gazi, Babası Osman Gazi’nin 1326’da vefatı üzerine beyliğin başına geçti. Orhan Gazi, 1346’da Bizans İmparatoru VI. Yoannis Kantakuzenos’un kızı Teodora ile evlendi. Ayrıca, Yarhisar Tekfur’unun kızı Holofira, Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, düğün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra adı Nilüfer Hatun olarak değiştirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti’nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigâr doğdu.

Erkek çocukları: Süleyman Pasa, Murad Hüdavendigâr, Ibrahim, Halil, Kasım

Kız çocukları: Fatma Hatun

  I.  Murat (1359 -1389)

Sultan Birinci Murad, 1326’da, Bursa’da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru’nun kızı olan Nilüfer Hatun’dur (Holofira). Sultan Birinci Murad, uzun boylu, değirmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti.

Başına mevlevî sikkesi üzerine destar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. İlk eğitimini, annesi Nilüfer Hatun’dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için Bursa’ya gitti. Buradaki Medreselerde ilim ve sanat adamları ile beraber çalıştı.

Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selim bir insandı. Âlim ve sanatkârlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere şefkatli davranırdı. Dahî bir asker ve devlet adamıydı. “Derviş Gazilerin, Şeyhlerinin, Kralı Murad Gazi” diye anılan Sultan Birinci Murad, bütün hayatı boyunca plânlı ve programlı hareket etti.

Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi’ne göre bir kâfir ve İsa düşmanı olarak görülse de, fethettiği yerlerde yaşayan Hristiyan halka iyi davrandığı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren “Murad Hüdavendigâr” diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı’ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar’ın damadı) tarafından hançerlenerek şehit oldu (1389).

Erkek çocukları: Yakub Çelebi, Yıldırım Bayezid, Savcı Bey ve İbrahim

Kız çocukları: Nefise ve Sultan Hatun

 I. Beyazıd Yıldırım Beyazıd       (1389 – 1402)

Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne’de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatun’dur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve hızlı hareket etmesinden dolayı ona ‘Yıldırım’ lakabı takılmıştı.

Çocukluğunu Bursa Sarayı’nda kardeşleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr’ın vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı.

Sırbistan’ın başında, Kosova Savaşında ölen Kral Lazar’ın oğlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne’de kız kardeşi Maria’yı Bayezid’e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezid, Timur’la yaptığı Ankara Savaşı’nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti.

Yıldırım Bayezid şiirlerinde “Yıldırım” mahlasını kullanırdı:

“Ehl-i hicran fitne-i agyar
Ortada bir bahanedir sandım.”

Erkek çocukları: Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi, Mehmed Çelebi, Ertuğrul Çelebi, Kasım Çelebi

Kız çocukları: Fatma Sultan

Fetret Devri (1402-1413)
Ankara Savaşı sonunda Anadolu’da Türk birliği bozulmuş ve Osmanlı Devleti dağılma tehlikesi ile karşılaşmıştı. Yıldırım Bayezid’in oğulları, babalarının ölümünden sonra taht mücadelesine başladılar. Osmanlı tarihindeki en büyük kargaşa dönemi böylece başlamış oldu. Fetret Devri adı verilen bu dönemdeki taht mücadeleleri, Timur’un Anadolu’da kuvvetli bir devlet bırakmak istememesi ve Bizans’ın entrikalarıyla daha da arttı.

Süleyman Çelebi Edirne’de, İsa Çelebi Bursa’da, Mehmed Çelebi Amasya’da, Musa Çelebi Balıkesir’de padişahlıklarını ilan ettiler.

Mehmed Çelebi ile Musa Çelebi aralarında anlaştılar ve Bursa’da vali bulunan İsa Çelebi’yi ortadan kaldırdılar. Mehmed Çelebi, Süleyman Çelebi’nin de ortadan kalkması gerektiğini biliyordu. Bu amaçla Musa Çelebi’yi Edirne’ye Süleyman Çelebi’nin üzerine gönderdi. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi yenerek, Edirne’yi ele geçirdi. Ancak Mehmed Çelebi’ye verdiği sözü tutmayarak Edirne’de kendini padişah ilan etti. 1413 yılında, son olarak Musa Çelebi’yi de saf dışı bırakan Mehmed Çelebi Fetret Devrine son verdi.

I.Mehmed(1413-1421)
Sultan Çelebi Mehmed , 1389 yılında Edirne’de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanoğulları’ndan Devlet Hatun’dur. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, kırmızı yanaklı ve geniş göğüslüydü. Kuvvetli bir vücuda sahipti. Gayet hareketli ve cesurdu. Güreş yapar ve çok kuvvetli yay kirişlerini bile çekebilirdi. Padişahlığı süresince bizzat yirmi dört savaşa katılan Çelebi Mehmed, bu savaşlarda kırka yakın yara aldı. Başında kullanmış olduğu sarık, altın işlemeli kavuğu ile gayet güzel görünürdü. İçi kürklü ve yakası dik olan bir kaftan giyinirdi.
Sultan Çelebi Mehmed Müslümanlara karşı göstermiş olduğu adaleti, aynı zamanda Hristiyan topluluklara karşı da gösterdi. İyi bir idareci ve politikacıydı. Tahsilini Bursa Sarayı’nda tamamladı. Daha sonra babası tarafından Amasya sancak beyliğine tayin edildi ve bu sırada devlet işlerini öğrendi.

Fetret Devri’nden sonra Anadolu’daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed’e Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir.

Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne’de vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı padişahları arasında ölümü gizlenen ilk padişah o oldu. Cenazesi Bursa’ya
getirilerek Yeşil Türbe’ye defnedildi.

Erkek çocukları: Mustafa Çelebi, İkinci Murad, Ahmed, Yusuf, Mahmud.

Kız çocukları: Fatma ve Selçuk Hatun.

II. Murad (1421 – 1451)

Sultan İkinci Murad 1402 yılında doğdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadiroğulları’ndan Süli Bey’in kızı Emine Hatun’dur. Uzun boylu, beyaz tenli, doğan burunlu ve güzel yüzlü bir Padişahtı. Çok güzel konuşurdu. Kendisinin en büyük mutluluğu, Fatih Sultan Mehmed gibi eşine az rastlanacak  bir insanın Babası olmaktı.
Sultan İkinci Murad, sakin ve huzurlu bir hayat yaşamayı arzu eden, fakat gerektiği takdirde çok hareketli, cesur ve hiçbir şeyden yılmayan bir kişiliğe sahipti. Avrupalılar, Onun, istediği takdirde bütün Avrupa’yı fethedebilecek bir kimse olduğunu kabul etmişlerdir. Otuz yıllık saltanatı süresince, ülkesini çok büyük bir şan ve şerefle idare ederek, emri altında bulunan herkesin sevgisini kazandı. Dindar, âdil ve lütufkâr bir padişahtı. Çocukluğu Amasya’da geçen Sultan İkinci Murad, tahta çıktığında on dokuz yaşındaydı.

Erkek çocukları: Fatih Sultan Mehmed, Ahmed, Alâeddin, Orhan, Hasan, Ahmed

Kız çocukları: Şehzade ve Fatma Hatun.

 Fatih Sultan Mehmed (1451 – 1481)

Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432’de, Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eğitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiği söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok değer verdigi âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.

Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça’ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Atlamadaysa Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtti. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu, kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı.

Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak ‘Fatih’ unvanını aldı. Hz. Muhammed’in Hadis-i Şerifinde müjdelediği İstanbul’un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Ortaçağ’ı kapatıp, Yeniçağ’ı açan cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi. O’nun Roma’yı fethedeceği düşüncesiyle zehirlendiği de kaynaklarda yer almaktadır.

  II. Bayezid (1481 – 1512)

Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralık 1448’de, Dimetoka’da doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş göğüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elâydı. Cesur ve atılgandı.

Aynı zamanda çok hâlim-selim, dindar, hoşgörülü bir padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid’e iyi bir eğitim verdi. Ona devrin en meşhur âlimlerinden ders okutturdu, bütün İslâm ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı.

Sultan İkinci Bayezid, yedi yaşında iken, Hadim Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün imkânlar vardı.

Sultan İkinci Bayezid, dindar bir kimse olduğu için kendisine Bayezid-i Velî denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Merhametli bir padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı.

Arapça ve Farsça’yı gayet iyi biliyordu. Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi. İslâm ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512’de padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512’de vefat etti.

Erkek çocukları: Mahmud, Ahmed, Sehinsah, Yavuz Sultan Selim, Mehmed, Korkud, Abdullah, Âlimsah

Kız çocukları: Aynisah, Gevher, Mülük Sultan, Hatice Sultan

  Yavuz Sultan Selim (1512 – 1520)

Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470’de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Gülbahar Hatun, Dulkadiroğulları Beyliği’ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, Omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. İyi bir eğitim gördü.

Babası Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim’i Trabzon Sancağına vali olarak tayin etti.

Şehzade Selim, Trabzon’da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi. Trabzon’u çok güzel idare eden Şehzade Selim bu arada komşu devletlerle de ilgilendi.

Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis Seferinde Kars, Erzurum ve Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldular.

Çok güzel ata biner, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Güreşmekte, ok atmada ve yay çekmede ustaydı. Savaştan hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazi bir kişiliği olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı.

Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkâr hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti:

Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin“.

Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlendi.

Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara “Sakalımı ele vermemek için kesiyorum” dediği rivayet edilir. 22 Eylül 1520’de, “Aslan Pençesi” denilen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti.

Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanûnî Sultan Süleyman, Fatih Camii’nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim’i, sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.

Erkek çocukları: Kanuni Sultan Süleyman

Kız çocukları: Hatice Sultan, Fatma Sultan, Hafsa Sultan, Sah Sultan

    Kanunî Sultan Süleyman (1520 – 1566)

Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon’da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. Hafsa Hatun Türk ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman, yuvarlak yüzlü, elâ gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.

Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun’dan (Yavuz Sultan Selim’in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul’a, dedesi Sultan İkinci Bayezid’in yanına gönderildi; Şehzade Süleyman, burada Kara Kızoğlu Hayreddin Hızır Efendi’den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu. On beş yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim’in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarkî Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancak beyliğine tayin edildi (1509).

Yavuz Sultan Selim’in, 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul’a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul’da kalarak babasına vekâlet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520’de, yirmi beş yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Sigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında yetmiş bir yaşında vefat etti.

Kendisine “Kanûnî” denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, adaleti seven bir padişahtı. Mısır’dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır.

Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, “Arslan öldü, yerine kuzu geçti” diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar.

Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi”.

Erkek çocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa

Kız çocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan

    II. Selim (1566 – 1574)

Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524’de, İstanbul’da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan’dır.

Hürrem Sultan, Slav kökenlidir. Sultan İkinci Selim, orta boylu, açık alınlı, mavi gözlü, ince kaslı ve sarışındı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice öğrenmek için de Anadolu’nun çeşitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı.

Sarı Selim olarak da anılan İkinci Selim, Kütahya sancakbeyi iken babası Cihan Padişahı Kanûnî Sultan Süleyman’ın ölüm haberi üzerine İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 günü kırk iki yaşında tahta geçti. Sarı Selim, daha önceki Osmanlı sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdar olarak tanınır.

Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa’nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve Babası Kanûnî’ye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükûmeti ayakta tutmuşlardır. Sultan İkinci Selim’in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali Paşa’nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. Sekiz yıl padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya’ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul’da ölen ilk Osmanlı padişahıdır.

Sultan İkinci Selim’in tahta çıktığı ilk yıllarda, bazı siyasî çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmed Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve on beş yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu.

Sultan İkinci Selim, babası Kanûnî Sultan Süleyman’dan 14. 892.000 km2 olarak devraldığı devlet topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad’a 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır.

İkinci Selim de şair hükümdarlardandı. Şaheser beyitlerinden biri şudur:

“Biz bülbül-i muhrik-i dem-i sekvayi fira Kız
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden”

Erkek çocukları: Üçüncü Murad, Abdullah, Osman, Mustafa, Süleyman, Mehmed, Cihangir.

Kız çocukları: Fatma Sultan, Sah Sultan, Gevherhan Sultan, Esma Sultan.

III. Murad (1574 – 1595)

Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa’nın Bozdağ Yaylası’nda dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan’dır. Annesi Venedikli’dir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, değirmi yüzlü, kumral sakallı, elâ gözlü ve beyaz tenli bir padişahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi.

Merhametli bir kişiliğe sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsça’yı çok iyi derecede öğrenmişti. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sancak beyliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim, padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancak beyliğine atandı.

Şehzadeliği sırasında bulunduğu Manisa’da devrin en değerli ulemâsından dersler aldı. Osmanlı Padişahları içinde en âlim padişahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim’in vefatı üzerine Manisa’dan İstanbul’a gelerek, 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da babası Sultan İkinci Selim gibi devlet işlerine fazla müdahil olmadı. Bürokrasi ve hükûmet daha ziyade Sokullu Mehmed Paşa tarafından idare edildi. Bunda Sokullu’nun tecrübe ve dirayeti ile Sultan İkinci Murad’ın idare tarzı büyük rol oynamıştır.

Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca İstanbul’dan hiç çıkmadı ve saraydaki kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti’nin bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanatı onun devrinde başladı. 29 yaşında çıktığı tahtta yirmi yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camii’nin avlusuna defnedildi.

Sokullu Mehmed Paşa’nın ağırlığını hissettirdiği III. Murad döneminde, Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına ulaştı. Babası İkinci Selim’den devraldığı 15. 162.151 km2 ülke toprağını, 19.902.000 km2’ye çıkardı. İngilizlerle de dostâne ilişkiler geliştirildi.

İlk İngiliz daimî elçisi onun zamanında gönderildi. Papa’nın Katolik Avrupa’da kurabileceği haçlı ittifakına karşı Protestan İngiltere ile ilişkiler geliştirildi. Daha sonra bu ittifaka, Hollanda da dahil edildi. Devlet işlerini Sokullu’ya devreden Sultan Üçüncü Murad zamanında sarayda kadınlar devlet işlerine çokça karışmaya başladılar bu durum, Sokullu’nun ölümünden sonra daha da artarak devam etti.

Erkek çocukları: Üçüncü Mehmed, Selim Bayezid, Mustafa, Osman, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Abdullah, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemsah, Yusuf, Hüseyin , Korkud, Ali, Ishak, Ömer, Alaeddin, Davud.

Kız çocukları: Ayse Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Fahriye Sultan.

       III. Mehmed (1595 – 1603)

Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566’da, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan’dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed’e benzemesi için, büyük dedesi Kanûnî Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. İyi bir ilim tahsili yaptı ve Tâcü’t-Tevârih yazarı Hoca Sadeddin Efendi’den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583’te Manisa sancak beyliğine tayin edildi. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa’dan, Babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiği İstanbul’da, Osmanlı tahtına geçti.

Sultan Üçüncü Mehmed, annesini çok sever, sayar ve dinlerdi. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hâkimiyet kurdu. Bazı konularda Padişahı zorlayıp istediğini yaptırıyor, bu da devlet işlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Dindar olup, tasavvufa da son derece meraklıydı. Hz. Muhammed’in ismi anılınca, saygısından derhal ayağa kalkardı. Üçüncü Mehmed devri, duraklama dönemine rastlar. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilirdi. Celâlî isyanları ve İran savaşlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırdı.

Erkek çocukları: Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Selim, Mahmud

   I. Ahmed (1603 – 1617)

Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. İyi bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça’yı mükemmel derecede öğrenmişti. Ok atmak, kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik alanlarında çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed’in vefati üzerine 21 Aralık 1603’te, Eyüb Sultan’da kılıç kuşanarak tahta geçti.

Sultan Birinci Ahmed, Kanûnî Sultan Süleyman’dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişahtı. Çocuk denecek yaşlarda bile mükemmel kararlar alırdı. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kişilerle birlikte olur ve onlara akıl danışırdı.

Sultan Birinci Ahmed’in hayatında on dört sayısının önemli bir yeri vardır. Çünkü, on dört yaşında Padişah olmuş, on dört yıl saltanat sürmüş ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Dindar bir padişah olan Sultan Birinci Ahmed’in Hz.Muhammed’e olan bağlılığı o kadar ilerledi ki, onun ayak izlerinin resmi içine bir şiir yazmış ve o şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir şudur:

“N’ola tâcim gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol Hazreti Sâh-i Resûlün
Gül-i gülzâri nübüvvet, o kadem sahibidir
Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün”

Sultan Birinci Ahmed, yakalandığı tifüs hastalığından kurtulamayarak 21 Kasım’ı 22 Kasım’a bağlayan gece 1617 yılında yirmi sekiz yaşında vefat etti.

Erkek çocukları: İkinci Osman, Dördüncü Murad, Sultan Ibrahim, Bayezid, Süleyman, Kasım, Mehmed, Hasan, Selim, Hanzâde, Ubeyde,

Kız çocukları: Gevherhan Sultan, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Atike Sultan

 I. Mustafa (1617 – 1618 / 1622 – 1623)

Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti.

Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed’in padişahlığı süresince, on dört yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için şehzadeler “izale” olunur veya bir odaya kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed, tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahpus tutmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa, Osmanlı hanedanının en büyük erkek evlâdı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulemâ, asker ve devlet erkânının ittifakı ile hal (tahttan indirme) edilmiştir. Sultan Genç Osman’ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülûs etmişse de bir buçuk yıl sonra aklî dengesizliği nedeniyle tekrar tahttan indirilmesi icab etmiştir.

Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii vâlide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır.

Sultan Birinci Mustafa, dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hattâ sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dinî eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti.

Sultan Birinci Mustafa, ikinci padişahlığının başlamasından bir buçuk yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislâm fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da “Aklî dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı” gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayı’nda vefat etti.

  Genç Osman (1618 – 1622)

Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Mahfirûz Haseki Sultan aslen Rum’dur. Sultan Genç Osman, on dört yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman, iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman zekî, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padişahtı.

Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin ve Pertev Paşa’nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu.

Kendisine plânlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı. Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahttan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed’in Sultanahmed Camii’nin yanındaki türbesine defnedildi.

Tahta çıkar çıkmaz devlet erkânı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislâmdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.

Erkek çocukları: Ömer, Mustafa

Kız çocuğu : Zeynep Sultan

 IV. Murad (1623 – 1640)

Sultan Dördüncü Murad, 26 Temmuz 1612 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padişahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı.

Sultan Dördüncü Murad, çok iyi cirit ve ok atardı. Bu gücünü katıldığı savaşlarda da gösterdi. Din büyüklerine hürmet eder Şeyhülislâm Yahya Efendi’ye “Baba” diye hitap ederdi. İçki ve tütünü yasakladı. Gece sokağa çıkma yasağı koydu. Arapça’yı ve Batı dillerini çok iyi bilirdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları yeni çalışmalar yapmaları için teşvik ederdi. Sultan Dördüncü Murad döneminin önemli olaylarından biri de Hezarfen Ahmed Çelebi’nin kanat takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçmasıydı.

Sultan Dördüncü Murad, çevresinde olup bitenleri dikkatle takip eder inisiyatifini kullanmakta asla tereddüt etmezdi. Hükümdarlığının ilk yıllarında annesinin etkisinde kaldıysa da daha sonra kadınların saltanatına son verdi; hain ve hilekâr sadrazamları şiddetle cezalandırdı. Memleket meselelerini yakından takip edip, çözümler üretmeye çalıştı. On yedi yıl hükümdarlık yaptıktan sonra, henüz 28 yaşında vefat etti.

Sultan Dördüncü Murad’ın saltanatını iki devreye ayırmak mümkündür. Henüz on bir yaşında iken tahta geçtiğinden devlet işleri büyük ölçüde annesi Kösem Sultan’ın elinde yürümekteydi. Onunla birlikte olan vezirler, gözünün önünde Hafız Ahmed Paşa’yı askere parçalatmışlar, genç padişahı da korkuyla dehşete düşürmüşlerdir. Osmanlı memleketlerinde asayiş ve huzur kalmamış, zorbalar şehirleri ele geçirmişlerdi. Delikanlılık çağında idareyi bizzat ele aldıktan sonradır ki Sultan Dördüncü Murad biraz da şiddet yolu ile bütün zorbaları sindirmiş, tekrar devlet hakimiyetini kurmuştur. Tütün yasağı bahanesiyle kahvehanelerde toplanan işsiz, güçsüz, zorba takımını kontrol altında tutmuş, şiddetli ceza ve hattâ idamlarla tekrar idarî ve adlî nizamı kurabilmiştir.

 İbrahim (1640 – 1648)

Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. Sultan Birinci İbrahim, uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın âni vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim’i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkânın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın cenazesini gördükten sonra ağabeyinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası’na geçen Sultan Birinci İbrahim’in başına Hırka-i Saadet Dairesi’nden getirilen, Hz. Ömer’in Sarığı’nı yerleştirdi. Sultan Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti:
“Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle”.

Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim, tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkâr bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan’ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde, boğularak öldürüldü.

Sultan Birinci İbrahim hakkında, kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, aklî dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim’in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için “Deli” demektedirler. Sultan Birinci İbrahim’e “Deli” ve “Gaddar” diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii Emirgûneoğlu’nun adamları olduğu söylenmektedir.

Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiğinde yirmi beş yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safeviler’le Kasr-ı Şirin Antlaşmasını imzalayıp, İstanbul’a geldikten sonra, giriştiği malî işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda Kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı.

Erkek çocukları: Dördüncü Mehmed, İkinci Süleyman, İkinci Ahmed, Orhan, Bayezid, Cihangir, Selim, Murad.

Kız çocukları: Ümmü Gülsüm Sultan, Peykan Sultan, Atike Sultan, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan.

  IV. Mehmed (1648 – 1687)

Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan’dır. Sultan Dördüncü Mehmed, orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir tahsil gördü. Babası Sultan İbrahim’in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte “Avcı Mehmed” olarak anılır.

İçkiyi yasaklayıp, içki imalâthanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı.

Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkânının oy birliği ile, 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı şeklinde sürdü. 6 Aralık 1693’de Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a gönderildi ve Yeni Cami’deki türbesine, annesi Turhan Sultan’ın yanına defnedildi.

Erkek çocukları : İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Bayezid.

Kız çocukları : Hatice Sultan, Safiye Sultan, Ümmü Gülsüm Sultan, Fatma Sultan.

II. Süleyman (1687 – 1691)

Sultan İkinci Süleyman, 15 Nisan 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan’dır. Orta boylu, kır sakallı, şişman ve halim selim bir padişahtı. Dindar, dürüst ve akıllı bir insan olan annesi Saliha Dilaşub Sultan tarafından titizlikle yetiştirildi. Oğluna, gerekli bilgileri bir yandan kendi veriyor, bir yandan da hocalar tutuyordu.

Hayatının kırk yılını bir dairede hapis geçiren Sultan İkinci Süleyman cesur, dindar, vatansever, merhametli ve nazik bir insandı. Rüşvet ve sefahata son derece düşmandı. Padişah olduğu sırada askerî zorbaların ortalığı karıştırması üzerine onlarla mücadeleye girişti ve kısmen de olsa asayişi sağladı.

Sultan İkinci Süleyman, dört yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü, Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine gömüldü.

 II. Ahmed (1691 – 1695)

Sultan İkinci Ahmed, 25 Şubat 1643 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan’dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meşgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet işlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı.

Sultan İkinci Ahmed, hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Şairlere ve şiire çok düşkündü. Üç yıl yedi ay ondört gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.

Erkek çocukları: İbrahim, Selim

Kız çocukları: Atike Sultan, Hatice Sultan, Asiye Sultan.

 II. Mustafa (1695 – 1703)

Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. Kuvvetli bir ilim tahsili yaptı. Tahta geçtiğinin üçüncü günü yapacağı işleri anlatan bir hatt-ı hümâyûn yayınladı. Yazısında: “Zevk, sefa ve rahatı kendimize haram eylemişizdir” diyordu. Yine vezirlerinden birine yazmış olduğu yazı şöyledir: “Bana ağırlık ve hazine lâzım değil. Yerine göre kuru ekmek yerim. Vücudumu din uğruna harcarım. Sıkıntının her çeşidine sabrederim. Milletime hizmet tamam olmadıkça, seferden dönmem. Elbette sefere bizzat kendim giderim”.

Erkek çocukları: Birinci Mahmud, Üçüncü Osman, Küçük Ahmed, Hüseyin, Selim, Mehmed, Murad, Osman

Kız çocukları: Ümmügülsüm, Ayşe, Emetullah, Emine, Rukiye, Safiye, Zahide, Atike, Fatma, Zeyneb, Zahide.

  III. Ahmed (1703 – 1730)

Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. Sultan İkinci Mustafa’nın öz kardeşi olan Sultan Üçüncü Ahmed, uzun boylu, kara gözlü, doğan burunlu ve buğday tenli idi. Son derece zekî, hassas ve zarif bir insandı. İyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Sultan Üçüncü Ahmed ünlü hocalardan dersler almıştı.

Sultan Üçüncü Ahmed, ağabeyi Sultan İkinci Mustafa’nın vefatı üzerine 22 Ağustos 1703 tarihinde otuz yaşında iken Edirne’de tahta geçti. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lâle Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmed, hattat ve şâirdi. “Necib” mahlasıyla şiirler yazdı. Ayrıca musiki ile de yakından ilgileniyordu. Divan şairlerinden Urfalı Nabi Efendi’nin hem kendisini hem de şiirlerini çok severdi.

Gençliği diğer Osmanlı şehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Şehzadelerin öldürülmesi geleneği kalktığından, rahat bir hayat sürdü. İstediği her şeyle ilgilendiği için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa’daki gelişmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devleti’ne gelmesi için çok çaba sarfetti. Yirmi yedi yıl gibi uzun bir süre tahtta
kalan Sultan Üçüncü Ahmed, çıkan Patrona Halil İsyanı sonunda, 1 Ekim 1730 tarihinde
padişahlıktan çekildi.

Sultan Üçüncü Ahmed’in padişahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padişah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan Üçüncü Ahmed’in sadrazamlığa getirdiği Çorlulu Ali Paşa, ona idarî konularda yardımcı olmaya çalıştı, hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Üçüncü Ahmed’e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu.

Sultan Üçüncü Ahmed zamanında, Rusya ile olan ilişkilerde gerginlik yaşandı. Bunun sebebi Rusya’nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, Balkanlar’daki toplumları slavlaştırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi.

Erkek Çocukları: Birinci Abdülhamid, Üçüncü Mustafa, Süleyman, Bayezid, Mehmed, İbrahim, Numan, Selim, Ali, İsa, Murad, Seyfeddin, Abdülmecid, Abdülmelik

Kız Çocukları: Emine, Rabia, Habibe, Zeyneb, Zübeyde, Esma, Hatice, Rukiye, Saliha, Atike, Reyhan, Esime, Ferdane, Nazife, Naile, Ayşe, Fatma, Emetullah, Ümmüselma, Emine, Rukiye, Zeyneb, Sabiha.

 I. Mahmud (1730 – 1754)

Sultan Birinci Mahmud, 2 Ağustos 1696 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan’dır. Büyükannesi Gülnuş Sultan’ın sevgi ve ilgisiyle büyüdü. Sekiz yaşından beri kafes hayatı yaşadığı halde zekâsı, iyi niyeti ve kuvvetli karakteri sayesinde kendini harap etmekten kurtardı. Küçük yaşlardan itibaren çeşitli hocalardan dersler aldı. Tarih, edebiyat ve şiirle meşgul oldu. Özellikle musıkî ile uğraştı.

Sultan Birinci Mahmud, 1 Ekim 1730 tarihinde otuz beş yaşında iken padişah oldu. Devrindeki en değerli kimseleri seçip iş başına getirdi. Karakter sahibi, azimli, müşfik, merhametli, dikkatli ve sabırlı bir insandı. Kendi zevkinden çok milletin refahını düşünerek hareket etti. Bu sayede babası ve amcasının düştüğü hatalara düşmedi. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde elli dokuz yaşında iken vefat etti. Sultan İkinci Mustafa’nın Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.

III. Osman (1754 – 1757)

Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1699 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Şehsuvar Valide Sultan’dır. Şehsuvar Valide Sultan Rus asıllıdır. Tahta çıktığı elli altı yaşına kadar sarayda hapis hayatı yaşadığı için sinirli bir yapıya sahipti. Ancak yine de şefkat ve merhamet sahibi, özellikle yalanı ve rüşveti sevmeyen bir insandı.

Sultan Üçüncü Osman musıkîden nefret ettiği için bütün müzisyenleri saraydan uzaklaştırdı. Sarayda dolaşırken cariyelerle karşılaşmak istemediği için ayakkabılarına demir ökçeler taktırmıştı. Ökçelerden çıkan sesi duyan cariyeler padişahın geldiğini öğrenip yoldan çekiliyorlardı. İki yıl, on ay, on sekiz gün saltanat sürmüş bu süre içinde yedi tane veziriazam değiştirmiş, dönemi boyunca içte ve dışta barış ve huzur yaşanmıştır.

Sultan Üçüncü Osman’ın zaman zaman kıyafet değiştirerek halkın arasına karıştığı bilinmektedir. 30 Ekim 1757’de vücudunda çıkan bir çıbanın verdiği hastalıkla vefat etti. Cenazesi, Yeni Cami’de Sultan Birinci Mahmud’un yanına defnedildi

III. Mustafa (1757 – 1774)

Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan’dır. Sultan Üçüncü Mustafa orta boylu, iri gözlü, yassı burunlu ve siyah sakallı idi. Heybetli ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Çok iyi bir tahsil yaptı. Astroloji ile meşgul oldu. İslâm ve Osmanlı tarihlerini inceledi.

Sultan Üçüncü Mustafa, son derece dindar, tutumlu, müşfik, çalışkan ve cömert bir insandı. İki dakika süren ve İstanbul’un hemen hemen yarıdan fazlasını yıkan büyük depremde evlerini, yakınlarını kaybeden halka kendi kesesinden yardım etti. Adaletle hükmeder, haksızlıklara asla göz yummazdı. Yalandan, riyadan ve rüşvetten nefret ederdi. Asla gurura kapılmaz, büyüklük taslamaz, yapamayacağı işleri vaad etmezdi.

Sultan Üçüncü Mustafa, yenileşmenin gerektiği fikrindeydi ve ıslahat yapmak istiyordu. Prusya Kralı İkinci Frederik’in ıslahat hareketlerini duymuş, Ahmed Resmî Efendi’yi ona göndermişti. Prusya Kralı İkinci Frederik, Sultan Üçüncü Mustafa’ya Ahmed Resmî Efendi aracılığı ile başarısının üç altın anahtarı dediği öğütlerini gönderdi.

– Bol bol tarih okuyun, eski tecrübelerden faydalanın.

– Güçlü bir orduya sahip olmaya çalışın ve barış zamanında askerlerinizi sürekli eğitime tâbi tutun.

– Hazineniz daima parayla dolu bulunsun, ekonomiye önem verin.

Sultan Üçüncü Mustafa, bu öğütleri dinledikten sonra acı acı güldü. Sonra da “Biz de bunları yapmak niyetindeyiz, lâkin yolu nedir?” diye mırıldandı. Memleketine en büyük felâketin Rusya’dan geleceğini düşünüyordu. Müdafaa için geceli gündüzlü çalışarak her türlü hazırlığı yaptı. Savaşlarda kullanılmak üzere hazineyi altınla doldurdu.

Süveyş Kanalını bile açtırmayı düşünüyordu. Fakat iş başına getireceği yetenekli devlet adamlarının olmaması onu üzüyordu. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti.

Sultan Üçüncü Mustafa, orduda bir yenileşme gerektiği fikriyle hareket ediyordu. Askerlere eğitim kuralları getirdi. İtirazlara aldırmadan tüfeklere süngü taktırdı. Yeni bir tophane kurdurup güçlü toplar döktürdü. Bahriye, istihkâm ve topçu okulları açtı. Yaşlı subaylara bile eğitim mecburiyeti getirdi. Ordudaki ıslahat konusunda Baron de Tott adlı Macar uyruklu Fransız’dan çok yararlandı. Baron de Tott, Osmanlı topçu sınıfını yeniden ele alıp modernize etti ve askere Avrupa usûlü eğitim yaptırdı.

Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Şiirlere “el-fakir Mustafa Han-ı Sâlis” şeklinde imza atardı. Şiirlerinden birisinde şöyle der:

Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele
Devlet-i çerh-i denî verdi kamu müptezele
Şimdi ebvâb-ı saadetle gezen hep hezele
İşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel’e.

Erkek çocukları: Üçüncü Selim, Mehmed

Kız çocukları: Şah Sultan, Fatma Sultan, Bekhan Sultan, Fatma Sultan, Hibetullah Sultan

I. Abdülhamid (1774 – 1789)

Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultan’dır. Annesi ona kuvvetli bir tahsil yaptırdı. Zamanındaki mevcut tarihlerin hepsini gözden geçirdi. Hat sanatı ile de meşgul oldu. Merhametli, nazik ve saf bir insan olarak tanınıyordu. Saltanatı süresince birçok ıslahat ve imar hareketlerinde bulundu. Devlet işleriyle daima yakından ilgilendi. Her sorun hakkında fikir ve görüşlerini vezirlerine bildirirdi. Yetenekli vezirler atamaya çalıştı. Halka karşı daima şefkatli ve ılımlı davrandı.

Sultan Birinci Abdülhamid henüz tahta geçmişti ki, kendisinden cülus bahşişi istendiğini duydu. Kaşlarını çatıp sertleşen Sultan Birinci Abdülhamid şöyle dedi: “Hazinede bahşiş yoktur, bundan böyle cülus bahşişi verilmeye! Asker evlatlarımıza fermanımız duyurular!”. Askerler bir parça söyledilerse de, işi daha fazla ileriye götürmeden dağıldılar.

Sultan Birinci Abdülhamid, siyasî ve askerî ıslahatlara girişti. Avrupaî tarzda mektepler açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. Sürat Topçuları Ocağı’nı kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamid Paşa, menfaatleri bozulanlar tarafından padişaha şikâyet edildi. Halil Hamid Paşa, yaptığı tüm olumlu çalışmalara rağmen, bu konuda yanıltılan Sultan Birinci Abdülhamid’in emriyle idam edildi.

Sultan Birinci Abdülhamid, bütün başarısızlıklara rağmen Osmanlı padişahları arasında iyi niyeti ve gayreti ile anıldı. 1782 yılı yazında İstanbul’da çıkan yangında itfaiye işlerini bizzat kendisi yürütmesi sonucu halkın sevgi ve takdirini de kazanmıştı.

Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın “velî” olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, on beş yıl iki ay on yedi gün süren saltanattan sonra, 1789 yılı Nisan ayında 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapı’da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.

Erkek Çocukları : Dördüncü Mustafa, İkinci Mahmud, Murad, Nusret, Mehmed, Ahmed, Süleyman.

Kız Çocukları : Esma, Emine, Rabia, Saliha, Alimşah, Dürrüşehvar, Fatma, Melikşah, Hibetullah Zekiye.

III. Selim (1789 – 1807)

Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi Mihrişah Sultan’dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Kâhinlere inanan babası Sultan Üçüncü Mustafa, onların yeni doğan oğlu Selim’in eşsiz bir cihangir olacağını söylemeleri üzerine, büyük bir sevince kapılmış, yedi gün yedi gece bayram yapılmasını emretmiştir.

Sultan Üçüncü Selim, doğum günündeki bu hava içinde büyüdü. Sarayda çok güzel bir şekilde yetiştirildi. Sultan Üçüncü Mustafa, kendisinden sonra oğlu Sultan Üçüncü Selim’in padişah olmasını istemişti. Ancak, babasından sonra padişahlığa amcası Sultan Birinci Abdülhamid getirildi. Sultan Birinci Abdülhamid, Sultan Üçüncü Selim’i sarayda göz önünde bulunduruyor, ancak yine de onun eğitimine önem veriyordu. Amcası Sultan Birinci Abdülhamid’in ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Selim 7 Nisan 1789 günü, 28 yaşındayken Osmanlı tahtına oturdu.Sultan Üçüncü Selim, edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklıydı.

Mehmed Reşad (1909 – 1918)Sultan Reşad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul’dadoğdu.BabasıSultan Abdülmecid, annesi  Kadın Efendi’dir. Annesi . Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi.

Sultan Mehmed Reşad, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmed Reşad günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu.

Sultan Beşinci Mehmed Reşad, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan İkinci Abdülhamid’in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa’nın eline geçmişti.

Mehmed Vahdeddin (1918 – 1922)

Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi  Kadın Efendi’dir. 2 Şubat 1861 tarihinde İstanbul’da doğdu.

Çocuk denecek yaşlarda hem öksüz, hem yetim kalan Sultan Mehmed Vahdeddin, babası Sultan Abdülmecid’in kadınlarından Şayeste Kadın tarafından büyütüldü.

Sultan Abdülaziz’in saltanatı sırasında henüz bir çocuk olduğu için serbest yetişti. Eğitim ve öğrenimi ile ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz padişah değilken bile yakından ilgilendi. Sultan İkinci Abdülhamid, saltanat yıllarında da bu tutumunu değiştirmedi, ona hep değer verdi ve onu korudu. Bu yüzden ağabeyinin saltanat yıllarında rahat bir hayat yaşadı.  Sultan Mehmed Vahdeddin, çok okurdu, okuduğunu iyi anlardı. Özellikle fıkha ait eserler ilgisini çekmişti. Kitabeti ve imlâsı düzgündü. Zekî bir insandı, fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta zorluk çekmezdi. Çok nazik bir insan olan Sultan Mehmed Vahdeddin, Viyana seyahati sırasında hem yanındakileri hem de yabancıları nezaketine hayran bırakmıştı. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi.

Sultan Mehmed Reşad, padişah olduğu zaman, yaş bakımından Sultan Mehmed Vahdeddin’den daha büyük olan Sultan Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzeddin veliaht idi. Yusuf İzzeddin’in ölümü üzerine veliahtlığa Sultan Mehmed Vahdeddin getirildi.

Veliaht olarak bulunduğu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Savaş sırasında Osmanlı Devleti’nin veliahtı olarak Almanya’ya resmî bir gezi yaptı. Bu seyahatinde yanında Mustafa Kemal de bulundu. Sultan Mehmed Reşad’ın ölümü üzerine, Sultan Altıncı Mehmed Vahdeddin sanı ile padişah oldu.

Kaynak:  Osmanlı Tarihi Interaktif CD-ROM (Türk Tarih Kurumu Yayınları XXXI. Dizi-Sa.2)

Osman Bey – Osmanlı Devleti Kurucusu

Osman Gazi Kimdir?

Osman Gazi kimdir sorusunun en iyi cevabı “Osmanlı Devletinin Kurucusudur” olmalı, Kayıların efsanevi lideri Ertuğrul Bey’in oğlu olan Osman Gazi (Osman Bey olarak da anılır) bir beyliği, Dünyaya hükmeden büyük bir imparatorluğa çevirmiştir.

Osman Gazi kimdir sorusunun en iyi cevabı “Osmanlı Devletinin Kurucusudur” olmalı, Kayıların efsanevi lideri Ertuğrul Bey’in oğlu olan Osman Gazi (Osman Bey olarak da anılır) bir beyliği, Dünyaya hükmeden büyük bir imparatorluğa çevirmiştir.

Osman Gazi’nin annesi Halime Hatun’dur. 1258 – 1326 yılları arasında yaşamıştır. Osman Gazi’nin türbesi Bursa ilindedir.

Osman Gazi, Ertuğrul Bey’in üç oğlundan birisidir. Osman Bey diğer kardeşlerinden büyük değildi, fakat adeta bir yönetici olarak dünyaya gelmişti. Zira bu hususta çok büyük kabiliyet sahibiydi. Osman Bey’in babası Ertuğrul Bey’in vefatından sonra diğer bütün beyler ittifakla Osman Bey’i aşiretin reisi olarak tanıdılar. Osman Bey, beyliğin başına geçtiği zaman 23 yaşında idi.

Osmanlı devleti kurucusu Osman Bey, uzun boylu, geniş göğüslü, kalın ve çatık kaşlı, ela gözlü ve koç burunlu idi. İki omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşağı kısmına nisbetle daha uzundu. Çehresi yuvarlak ve teni buğday renginde idi.

Osman Gazi’nin eşi; Malhun Hatun – İslam alimi Şeyh Edebali‘nin kızı, Orhan Gazi’nin annesi.

Osman Bey’in çocukları; Orhan Bey, Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Alaeddin Bey, Melik Bey, Savcı Bey, Ertuğrul Bey, Fatma Hatun olmak üzere 8 erkek ve 1 kız çocuğu bulunmaktadır.

Osman Bey’in Evlenmesi

Büyük şeyhlerden Edebali’nin evinde misafir iken, istirahat için gösterilen odada, Kur’an-ı Kerim’i görünce, sabaha kadar saygısından yatmadığı ve geceyi uykusuz geçirdiği çok meşhurdur.

Şeyh Edebali bu durumdan çok memnun kaldığı için kendisini kızı ile evlendirmiş ve hayır duaları etmiştir.

Osman Bey ile Beylikten Devlete

Osman Bey, 1287’de Karacahisar’ı fethetti. 1280’de Domaniç’te Bizanslıları yenerek Bilecik’i fethetti ve Selçuklu Hükümdarı tarafından uç beyliğine verildi. 1299’da İnegöl fethedildi. Selçuklu Devleti Yıkıldı ve Osman Bey müstakil beyliğini ilan etti. 1300’de Yenişehir ile Körühisar, 1302’de ise Akhisar ve Koçhisar fethedildi.

Osman Bey’e babasından kalan arazinin genişliği 4800 km kare idi. Kendisi vefat ettiğinde ise, beyliğin toprak genişliği 16.000 km kareye ulaşmıştır. Vefat etmeden önce oğlu Orhan Bey’e vasiyette bulunmuştur.

Osman Bey’in Orhan Bey’e Vasiyeti

Oğullarıma ve bütün dostlarıma birinci vasiyetim şudur ki; her zaman gazaya devam ederek, Din-i Celil-i İslam’ın yüceliğini yaşatınız. Cihadın kemaline ererek, sancağı şerifi hep yüksekte tutunuz. Her zaman İslam’a hizmet ediniz. Zira Cenab-ı Hak benim gibi zayıf bir kulunu ülkeleri fethetmek için memur etti. Gaza ve cihadlarınızla Kelime-i Tevhid’i çok uzaklara götürünüz. Hanedanımdan her kim, hak yoldan ve adaletten saparsa mahşer gününde, Rasülü Azam’ın şefaatinden mahrum kalsın. Oğlum! Dünyaya gelen hiç bir insan yoktur ki, ölüme boyun eğmesin. Bana da Hz.Allah’ın emri ile şimdi ölüm yaklaştı. Bu devleti sana emanet ediyorum. Seni de Mevla’ya emanet ettim. Her işinde adaleti üstün tut.

 Osman Gazi’nin Vefatı

Osman Gazi son yıllarında yaşının ilerlemesi ve “damla illeti” yani gut hastalığı yüzünden tarihçilerin bildirdiklerine göre, beylik idaresini oğlu olan Orhan Bey’e bırakmıştı.

ncak Osman Bey’in ne zaman ölüp, Orhan Bey’in ne zaman beylik idaresini tümüyle eline aldığı tartışmalıdır. 1320’den sonraki olayların tarihçilerce anlatımlarında Osman Bey’in ismi geçmemektedir. 15. yy Osmanlı tarihçilerinden Ruhi Çelebi 1481 tarihine kadar getirdiği Tevarih-i Âli Osman adlı tarih eserinde Osman Bey’in 1320’de öldüğünü bildirmektedir.

II. Mehmet ve II. Beyazid döneminde yaşayıp 1502’ye kadar olanları inceleyen Oruç Bey’in “Tevarih-i Âli Osman” adlı tarih eserinde ise Osman Bey’in ölüm tarihi 1327 olarak verilmektedir.

Diğer tarihçiler Osman Bey’in ölümünü bu iki üç tarih arasında vermektedirler. Modern tarihçi Necdet Sakaoğlu “1320’den sonraki olaylarda Osman Bey’in adı geçmezken, oğlu Orhan’ın 1324’de bey olduğunu kanıtlayan belgelerden söz edilir” deyip Osman Bey’in ölümünün 1324’de olduğunu ileri sürmektedir.

Osman Bey’in ölüm yerinin nerede olduğu da tartışmalıdır. Büyük olasılıkla Söğüt’te ölmüştür. Bazı tarihçiler Bursa’nın onun ölümünden önce Osmanlı Devleti eline geçtiğini kabul ederek, Bursa’da öldüğünü iddia ederler. Ancak Bursa’nın Orhan Gazi tarafından kendi beyliği döneminin başında fethedildiği üzerinde Osmanlı tarihçilerinin çoğu hemfikirdirler. Osman Gazi’nin önce Söğüt’te babası Ertuğrul’un türbesine gömüldüğü ve Bursa’nın fethinden sonra buradan alınıp Bursa kalesinde Osmaniye Meydanı’nda bulunan Gümüşlü Kümbet’e (Aya Elia) gömüldüğü kabul edilmektedir.

Osman Gazi, babası Ertuğrul Gazi’den yaklaşık 4.800 km2 olarak devraldığı Osmanlı toprağını oğlu Orhan Gazi’ye 16.000 km2 olarak devrettiği hesaplanmıştır.

Osman Bey’in Ölümünden Sonra Geride Bıraktıkları

Nice şehirler fethedip savaşlar kazanan, ganimetler alan Osman Gazi’nin ölümünden sonra ona ait hiç altını ve akçası bulunmamıştır, sadece bir sırtlak tekelesi (binevi elbise) bir yancığı (atın yanına asılan torba), bir tuzluğu, bir kaşıklığı, bir sokman çizmesi, birkaç atı, birkaç çift öküzü ve birkaç sürü koyunundan başka bir şeyi yoktur.

Osman Bey’in Getirdiği Yenilikler

İlk bakır Osmanlı Parası 1324’de Osman Gazi tarafından bastırıldı. Adı sikke idi.

Osmanlı Devleti Ne Zaman ve Kim Tarafın Yıkıldı?dan

Saltanatın ilgasına geçmeden önce kısaca Osmanlı Devleti’nin yıkılış tarihine değinmek gerekiyor. Genel kaynak­larda Osmanlı Devleti’nin yıkılış tarihi olarak İstanbul’un İti­laf kuvvetlerince işgal edildiği tarih verilir. (İstanbul 1918’de fiilen 1920’de resmen işgal edildi.) Bu, yaygın ama yanlış bir bilgidir. Çünkü Osmanlı Dev­leti işgalden sonra da hukuken ve fiilen yaşamaya devam etmiştir. (Zaten Mondros’a göre işgal, barış antlaşmasına ka­dar sürecek, geçici bir durumdu.) Bir takım kısıtlamalara kar­şın Osmanlı Devleti’nin yasama, yürütme ve yargı makam­ları çalışmaya devam etmiş ve devlet çarkı dönmüştür. Bazı devlet organları ve makamları çalışamaz derecede kısıtlandı­ğında ise Osmanlı Devleti kendisine ait makam ve yetkilen Ankara’ya nakletmiştir.

Ankara’da kurulan Meclis, İstanbul’daki Meclis’in An­kara’ya taşınmış şeklidir. Zaten Ankara’daki Meclis ve Hükümet resmen İstanbul’daki otoriteleri kabul ediyordu; sadece fiilen çalışamadıklarını, esaret altında olduklarını ifade ediyordu. Onların kurtarılması için çalıştığını deklare edi­yordu. Dolayısıyla Osmanlı Devleti, işgalden sonra da huku­ken devam ediyordu, Batılı devletlerle müzakereler yapıyordu ve Ankara tarafından da resmen tanınıyordu… Tartışma, Osmanlı Devletinin fiilen devlettik edip edemediği noktasında idi; hukuken devam edip etmediği noktasında değil.

Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin yıkılış tarihi, İstanbul’un işgaliyle ilintilendirilemez. Osmanlı Devletinin yıkılışı iki hamlede ve iki aşamada olmuştur. Birinci hamlede devletin Saltanat kanadı yıkılmış ve böylece padişahlık kaldırılmıştır (1922). İkinci hamlede ise devletin Hilafet kanadı yıkılmış, Osmanlı’nın ümmet üzerindeki manevi otoritesi ilga edil­miştir (1924). Sonuç olarak, bir bütün olarak Osmanlı Dev­leti’nin yıkılış tarihi olarak 1922 ve 1924 tarihlerini dikkate almak gerekiyor.

Yine genel tarih kitaplarında, Osmanlı Devleti’ni yıkanlar olarak İtilaf Devletleri, hususen de İngiltere gösterilir. Osmanlı Devletini İngiltere öncülüğündeki İtilaf Kuvvetleri yıkmış gibi gösterilir. Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecini bunlar başlatmış olabilir ama resmen ve hukuken Osmanlı Devleti’nin yıkan güç, TBMM ve TBMM’ye hâkim olan odak­lardır. TBMM 1922 yılında Osmanlı Devleti’nin Saltanat ka­nadını; 1924’te de Osmanlı Devleti’nin Hilafet kanadını yık­mıştır. Böylece TBMM, kendisini doğuran ve yetkilendiren gücü, bizzat kendi eliyle tarihe gömmüştür… Bu netice, tari­hin hazin ve ibretlik bir tecellisi olsa gerek.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Nasıl Geçildi? – Cemal Fedayi, s.84-85.

Darbelerin Kaybettirdiği Topraklar

Osmanlı Devleti’nde XIX ve XX. yüzyılda meydana gelen darbeler devletin iç ve dış politikada güç kaybetmesine sebep oldu. Sultan Abdülaziz’in bir darbe sonucu indirilmesi büyük kargaşaya sebep oldu.

Balkanlar’daki gayrimüslim halk, Avrupalı devletlerin de desteği ile ayaklandı. Osmanlı Devleti ayaklanmaları bastırmakta zorlandı. Darbenin yöneticiler ve halk üzerindeki etkisi uzun süre devam etti. Rusya fırsattan istifade ederek Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı’nı (93 Harbi) Osmanlı kaybetti. Yapılan Berlin Antlaşması sonucunda Sırbistan, Karadağ ve Romanya’ya bağımsızlık verildi. Osmanlı Devleti büyük toprak kayıpları yaşadı.

. Meşrutiyet’in ilanından sonra devlet yöneticileri rehavete kapıldılar. Bu rehavet sonucunda dış siyasete gereken önem verilmedi.

Bosna ve Hersek bu dönemde adeta unutulmuştu. Sait Halim Paşa ve ondan sonra gelen Kamil Paşa hükümetleri de Bosna ve Hersek hakkında herhangi bir adım atmadı. Mebus seçimleri gündeme gelince İstanbul gazeteleri Bosna ve Hersek’in de seçimlere katılmaları gerektiği yönündeki yazılarından sonra Bosna ve Hersek gündeme gelmeye başladı.

Viyana gazeteleri 1908 sonlarından itibaren Avusturya’nın Bosna ve Hersek’i almaya çalıştığı yönünde haberler yazmaya başladılar. Bu haberler İstanbul basınına yansıyınca Sadrazam Kamil Paşa bir demeç yayımladı. Bu demeçte; “Avusturya-Macaristan Hükümeti’nin dünya barışını bozmak suretiyle uygarlık âlemine karşı büyük bir sorumluluk yüklenmek hareketinde bulunmayacağına eminiz” diyordu. Bu demeçten kısa bir süre sonra Avusturya-Macaristan İmparatoru Bosna ve Hersek’in Avusturya topraklarına ilhak edildiğini ilan etti. Bu haberin duyulmasından bir gün sonra Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.

Osmanlı Devleti, hükûmet değişikliği, Meşrutiyet’in ilanı ve seçim çalışmalarıyla uğraşırken toprak kaybetmeye devam ediyordu. Bu sırada Girit’in Yunanistan’a bağlanma sorunu baş gösterdi. Girit Hristiyanları Kandiye’de toplanarak, Girit’in Yunanistan’a katıldığını duyurdular. Bundan sonra Girit Meclisi toplanıp Yunan idaresinin kurulmasına kadar adayı yönetmek üzere altı kişilik bir yönetim komitesi kurdu. Ayaklanma Komitesi Başkanı Venizelos bu komitenin de üyeleri arasında yer aldı. Girit Meclisi’nde bundan başka, özerklik fermanları bir tarafa bırakılarak Yunan Anayasası kabul edildi ve Türk bayrağının yerini Yunan bayrağı aldı.

Balkan savaşlarının başlaması Osmanlı Devleti toprağı olan Arnavutluk’ta huzursuzlukların artmasına sebep oldu. Avrupalı devletler Arnavutluk üzerindeki emellerini uygulamaya başladılar. 1913 yılında kabul edilen bir tasarı ile Arnavutluk muhtar bir devlet ilan edildi. Arnavutluk prensi Avrupa devletleri tarafından seçilecekti. Arnavutluk tarafsız hâle getirilerek tarafsızlığı da Avrupa devletlerinin garantisi altına alınmıştır. Yine bu antlaşmaya göre Arnavutluk’un yönetimi ve maliye işleri bir Arnavut delege tarafından asayişi ise İsveç subaylarının komutasında uluslararası bir jandarma tarafından sağlanacaktır. Yaşanan bu süreç Arnavutluk’un Osmanlı Devleti’nden ayrılmasına neden oldu.

ŞANLI OSMANLI TARİHİNİN EN ÖNEMLİ 10 SAVAŞI7TH OCAK 2016

TARİH

1299’dan itibaren asırlarca dünyaya hükmeden şanlı Osmanlı Devleti, bu süreçte birçok önemli savaşta yer almıştır. Kimi fetih savaşları kimi de savunma savaşlarıydı… Ancak her birinin içinde farklı kahramanlık öyküsü yatmıştır. Bu savaşların en önemlilerini sizler için derledik. Kazandığımız ve kaybettiğimiz savaşların yer aldığı savaşları okuyarak şanlı tarihimizi daha yakından tanıyabilirsiniz.

Mehmet Akif Ersoy’unda dediği gibi;

“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab..”

10. İnebolulu Savaşı (23 Eylül 1396) 

Osmanlı’nın Avrupa fetihleri, başta Papa olmak üzere tüm Avrupa’yı korkutuyordu. Bütün Avrupa silaha sarıldı ve 120.000 kişilik büyük ve üstün zırhlarla donanmış bir Haçlı ordu toplandı.

Niğbolu’ya gelen Haçlılar, Niğbolu Kalesi’ni kuşattı ve Yıldırım Bayezid İstanbul kuşatmasında iken kuşatmayı kaldırdı ve adına yanaşır bir süratle Niğbolu Kalesi’ne 24 saat gibi kısa bir sürede ordusu ile ulaştı. Deneyimli komutanlar, Haçlılar’ı develer ile korkutup bozguna uğratmayı teklif etmiş ancak bu saldırıyı mertçe bulmadığı için Bayezid saldırıyı reddetti. 25 Eylül Günü Osmanlı süvarileri hücuma kalktı ve Haçlı ordusu amansız akın karşısında bozguna uğramıştır. Önceden Türkler’in çaktığı kazıklar ordunun kaçış güzergahında olduğundan, kaçan Haçlılar attan inmek zorunda kalmıştır. Ağır zırhları yüzünden çabuk yorulduklarından dolayı, Osmanlı ordusunun asıl gücü hücuma kalkınca şövalyelerin Jean de Vienne gibi ünlü komutanları dahil tamamına yakını imha edilmiştir.

9. Ankara Savaşı (28 Temmuz 1402) 

28 Temmuz 1402 Ankara’nın Çubuk Ovası’nda gerçekleşmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde duraklamaya sokan savaş, Yıldırım Bayezid ve Timur arasında olmuştur. Karakoyunlu Devleti’nin hükümdarı Kara Yusuf’un Osmanlı’ya sığınması ve Timur’a teslim etmemesi üzerine Timur, ordularıyla Ankara’ya kadar gelir. Yıldırım Bayezid, adının hakkını vererek Bursa’dan Ankara’ya yıldırım gibi gitmiştir. Timur’un ordusu dinlenme sırasındayken, Osmanlı komutanları hemen saldırı yapıp orduyu bozguna uğratmayı teklif etseler de Bayezid, Timur’un ordusunun hazırlanmasını bekleyip ‘’Adet üzere cenk edile’’ diyerek mertliğini göstermiştir. Ancak Timur’un Hindistan’dan getirdiği 32 zırhlı fil olayın gidişatını değiştirir ve Osmanlı ordusu hezimete uğratılarak yenilir. Bayezid esir düşer ve 11 yıllık Fetret Dönemi’ne girilir. İstanbul’un fethi, bu olayla birlikte 50 sene daha gecikir.

8. Kut-ül Emare Zaferi (29 Nisan 1916)

İngiliz tarihinden silinen son Osmanlı zaferidir. Osmanlı, Çanakkale zaferinden sonra İngilizler’e ikinci darbeyi bu kuşatmada vurmuştur. 13 bin İngiliz askerinin tamamı esir alınmış ve 23 bin asker öldürülmüştür. 1952 yılına kadar “Kut Bayramı” olarak kutlanılan zaferimizdir. Ancak NATO’ya girince bu şanlı zaferimiz unutturulmuştur. Osmanlı’nın kaybı bu savaşta 10 bin civarındadır.

7. Plevne Savunması (1877-1878)

Türk tarihinde adına marş bestelenen nadir komutanlardan biri olan Gazi Osman Paşa ve göz dolduran muhteşem Plevne Savunması, 93 harbi sırasında Plevne’yi Ruslar ve Sırplar’a karşı kahramanca savunan, tüm imkansızlıklara rağmen yılmayan dönemin hükümdarı Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri tarafından “Sen benim bu dünyada yüzümü ak ettin. Allah da senin yüzünü her iki cihanda ak etsin.” diye duasına mahsar olan ve gazi unvanı alan paşamız, aylarca Plevne’yi savunmuş ancak Osmanlı Devleti’nin hiç gücü olmamasından dolayı hiçbir destek gelmemiştir. Sürekli Ruslar’ı geri püskürtüp sonrasında toplanan ve güçlenen Ruslar’a tekrar savunma yapması giderek zorlaşmış ve en sonunda savaş anında esir düşmüştür. Bu nedenle Plevne düşmüştür. Rus komutanlar tarafından zekası ve üstün savaş sanatı bilgisinden dolayı nezaket ve saygıyla esir tutulmuştur.

Savaş sonrası Ruslar, İstanbul’a kadar girmiştir. Antlaşma yapılarak geri çekilmişlerdir. II. Abdülhamid Han’ın özel isteği üzerine Osman Paşa serbest bırakılmıştır.

6. Viyana Kuşatması (27 Eylül-16 Ekim 1529)

Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki 120 bin kişilik kuvvet, Avrupa’nın düşmesi için Viyana önlerine kadar gelmişti. Bunun haberini duyan Hristiyan Batı Avrupa, korkuya kapılıp kendi aralarındaki mezhep savaşlarını bırakıp Viyana’ya gelip birlik oldular.

17 gün boyunca Viyana surlarını döven Osmanlı topçuları, surları iyice tahrip etmişlerdi ancak kuşatmanın beklenenden uzun sürmesi, soğuk kış ayının gelmesi ve beklenen top mühimmat desteğinin gecikmesi kuşatma koşullarını zorluyordu. Viyana yakınlarında Alman ordusunun toplanması istihbaratı gelince, Kanuni Sultan Süleyman kuşatmayı kaldırma emri verdi. 16 Ekim’de Viyana önlerinden ayrılan ordu, 16 Aralık’ta İstanbul’a döndü.

5. Akka Kuşatması (1799)

Napolyon’un dünyaya hakim olma hayaline karşı hiç düşünmediği, hedef olarak bile görmediği Akka Kalesi ve ihtiyar Kasap Ahmet Paşa’nın Napolyon’u madara edişine şahit olunmuştur. Osmanlı’nın gücünü yitirdiği dönemlerde Napolyon, Suriye’yi  ele geçirerek dünyayı Fransa hakimiyeti altına almayı hedefliyordu. Ahmet Paşa’ya mektup göndererek “Dostum ol, kaleyi bana teslim et” demiştir. Ahmet Paşa’nın cevabı ise “Gidi kafir, senden dost olur mu?’’ olmuştur. Bunun üzerine hemen kaleyi kuşatan Napolyon, zorlu günlerin başlayacağından bi haberdardır. Kale kuşatması haftalar geçmesine rağmen düşmemişti. Aksine kaleden dışarı ani çıkışlar yapılıp düşmana baskın verilmeye başlanmıştı. Napolyon, teslim olmaları için üst rütbeli subay göndermiş ancak Ahmet Paşa “Bize bu topraklar düşmana verilmesi için verilmedi. Şehadet rütbesini kazanana kadar bir karış toprak vermeyiz.” diyerek subayı geri çevirmiştir. Napolyon, kaleyi toplarla dövüyor, surlarda açılan deliklerden hücuma kalkılıyor ancak şiddetli bir savunma ile dışarı atılıyordu.

Napolyon, “Kader beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı.” diyerek serzenişte bulunmuştur.

Aylar geçmiştir. Tüm ünvanı lekelenmekte olan Napolyon, tüm gücünü kullanıp yerle bir olmuş kaleye saldırı emri vermiştir. Ancak ihtiyar Ahmet Paşa, tıpkı genç bir yeniçeri gibi savaşarak kaleyi savunmuştur. Napolyon 31 Mayıs’ta gizlice iki gemiyle Mısır’dan kaçarak ordusunu terk etmiştir.

Ne zaman Akka konusu açılsa, sözleri “Akka’da durdurulmasaydım tüm Doğu’yu emrim altına alırdım.” olmuştur.

4. Mohaç Meydan Muharebesi (29 Ağustos 1526)

Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusunun Macar Krallığı ordusunu hezimete uğrattığı savaş sonucunda, Macaristan’ın büyük bölümü Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Savaşta Osmanlı ordusunun uyguladığı mükemmel stratejiyle savaş 2 saat kadar kısa bir sürede sona ermiştir

3. Preveze Deniz Savaşı (28 Eylül 1538)

Akdeniz’de giderek güçlenen Osmanlı ordusunu dağıtmak ve hakimiyetine son vermek için Haçlılar’ın topladığı 300 gemi ve 60 bin askerle Arta Körfezi’nde Preveze açıklarına gelmişlerdi. Karşıda Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa komutasında 122 kadırga ve 12 bin levent vardı. Haçlı donanmasının Barbaros Paşa’nın savunma yapacağını düşünürken beklemedikleri bir anda cesur bir şekilde hücuma kalkan Barbaros Hayreddin Paşa, Haçlı ordusunu büyük bir hezimete uğratarak savaşı kazanmıştır.

2. Çanakkale Zaferi (Deniz: 19 Şubat 1915 – 18 Mart 1915) (Kara: 25 Nisan 1915 – 9 Ocak 1916)

Batı Avrupa’nın güçlü sanayi silahları karşısında son dönemlerini yaşayan, zayıf düşmüş Osmanlı ordusu… Ancak unuttukları bir şey vardı: Karşılarında Peygamber övgüsü almış bir ordu!

Metrakareye 6000 merminin düştüğü Çanakkale’de Osmanlı ordusunun iman ve inançla savunması karşısında ağır kayıplar veren İtilaf Devletleri, geri çekilmek zorunda kalmıştır. Savaşın sonucu iki taraf içinde ağırdır.

Osmanlı Ordusu: 251.309 şehit.

İtilaf Devletleri: 260.000 ölü.

1. İstanbul’un Fethi (6 nisan-29 mayıs 1453)

Hiç şüphesiz ki bu savaşların en başında Hz. Muhammed (S.A.V)’in müjdelediği Fetihlerin Fatihi, Büyük Kartal Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi gelmektedir.

II. Mehmed’in komutasındaki Osmanlı ordusunun asker sayısı 150.000 ile 200.000 arasında değişiyordu. 29 mayıs 1453 günü Ulubatlı Hasan’ın burçlara sancağı dikmesinden sonra İstanbul’un fethi gerçekleşmiştir.

Osmanlı Devleti Gerileme Dönemi Kısa Özeti

Yorgun 1.Ünite : Değişen Dünya Dengeleri Karşısında Osmanlı Siyaseti (1595-1774) Yorum Yap 94,373 Görünümler

  •  
  •  
  •  
  •  
  • Share
  • Kaydet

OSMANLI DEVLETİ’NİN GERİLEME DÖNEMİ

Osmanlı tarihinde Karlofça Antlaşması’ndan (1699) başlayarak, Yaş Antlaşması’na kadar (1792) geçen süreye Gerileme Dönemi denilmiştir.
Osmanlı devleti XVIII. yy.’da Karlofça ve İstanbul Antlaşmaları’yla kaybettiği toprakları geri almak için Rusya, Avusturya, Venedik ve İran’la savaşmıştır.
Gerileme Dönemi Padişahları Şunlardır:
1. III. Ahmet (1703-1730)
2. I. Mahmut (1730-1754)
3. III. Osman (1754-1757)
4. III. Mustafa (1757-1774)
5. I. Abdülhamit (1774-1789)
6. III. Selim (1789-1807)

Edirne Olayı (1703)
II. Mustafa Karlofça Antlaşması’ndan sonra Edirne’ye çekilmiş, devlet işlerini hocası Şeyhülislam Feyzullah Efendi’ye bırakmıştı. Feyzullah Efendi padişahın güvenini kullanarak, yakınlarını yüksek memurluklara getirmişti.
Padişahın Edirne’de oturması ve orada saray yapması bir çok devlet erkanını telaşa düşürdü. Bunun üzerine devlet erkanı padişahın İstanbul’a gelmesini istediler. II. Mustafa İstanbul’a gelmeyince isyan çıkmıştır. İsyancılar Edirne üzerine yürüdüler, Şeyhülislam Feyzullah Efendi önce hapsedilmiş, sonrada idam edilmiştir .II. Mustafa ise tahttan indirilerek yerine III. Ahmet tahta çıkarılmıştır.

Prut Seferi (1711)
Nedenleri:
– Rusya’nın Lehistan’ın iç işlerine karışması
– Rus Çarı Deli Petro’ya yenilen Demirbaş Şarl’ın Osmanlı Devleti’ne sığınması üzerine Rusya’nın Osmanlı’ya saldırmasıdır.
Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Rus kuvvetlerini Prut ırmağında sıkıştırmasına rağmen yeniçerilere güvenemediğinden Prut Antlaşması’nı imzalamıştır (1711). Bu antlaşmaya göre;
– Azak kalesi Osmanlılara geri verilecekti.
– Ruslar Karadeniz’de gemi bulunduramayacaktı.
– Ruslar İstanbul’da devamlı elçi bulundurmayacaktı.
* Prut Antlaşması’yla Rusya’ya İstanbul Antlaşması’yla verilen ayrıcalıklar geri alınmıştır. Fakat Gerileme Dönemi’nde Osmanlı Devleti’ne en fazla zarar verecek olan Rusya’ya karşı önemli bir sonuç alınamamıştır.
* Osmanlı Devleti’nin 18. yy.’da savaştığı devletlerin başında Rusya gelmekteydi. Rusya’nın başında bulunan Deli Petro’nun amacı ülkesini kalkındırmak ve açık denizlere çıkmaktı. Bu yüzden Rusya Baltık denizinde söz sahibi olan İsveç, Karadeniz hakimiyetini elinde tutan Osmanlı Devleti’yle savaşmıştır.

Rusya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Genel Politikası:
– Önce Karadeniz’e inmek, sonra da boğazlara yerleşerek sıcak denizlere ulaşmak,
– Osmanlı hakimiyetindeki Ortodoksların koruyuculuğunu üstlenmek.
– Balkanlar’ı ele geçirmekti.

Osmanlı Venedik ve Avusturya Savaşları (1715-1718)
Nedeni: Venedik Karlofça Antlaşması’yla ele geçirdiği Mora’daki Hıristiyan halka kötü davranıyordu. Hıristiyan halkın Osmanlı’dan yardım istemesi üzerine Venedik’e savaş açıldı (1715).
Osmanlı donanması Mora’yı alarak Korfu’yu kuşattı. Avusturya Karlofça Antlaşması’nın bozulduğunu ileri sürerek Venedik’in yanında savaşa girdi. Avusturya’nın savaşa girmesiyle yenilmeye başlayan Osmanlı Devleti Sırbistan ve Belgrad’ı kaybetti. Bunun üzerine yeni sadrazam olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa İngiltere ve Hollanda’nın (Felemenk) araya girmesiyle Pasarofça Antlaşması’nı imzaladı (1718). Buna göre;
– Yukarı Sırbistan, Belgrat, Banat yaylası ve Eflak’ın batısı Avusturya’ya kaldı
– Dalmaçya ve Arnavutluk kıyısındaki bazı kaleler Venedik’e verilirken,
– Mora ve Girit Osmanlılar’da kaldı.
* Osmanlı Devleti’nin Karlofça Antlaşması’ndan sonra toprak kaybettiği ikinci önemli antlaşmadır.
* Avrupa’nın üstünlüğü kabul edilmiş ve batılılaşma yönündeki ıslahatların başlamasına neden olmuştur (Lale devri).
* Pasarofça Antlaşması’nın imzalanmasına yardımcı olduklarından Osmanlı Devleti İngiltere ve Hollanda’ya kapitülasyonlar vermiştir.
* Pasarofça Antlaşması’ndan sonra Avusturya ile Rusya Osmanlı Devleti’ne karşı gizli bir ittifak yapmıştır.

Osmanlı – İran İlişkileri (1723-1746)
İran Safevi Devleti’nin sünni halka baskı yapması üzerine III. Ahmet İran’a karşı savaş açtı (1723). Tiflis ve Hoy işgal edildi. Bu sırada Rusya’nın İran topraklarına girmesi üzerine Osmanlı Devleti de Rusya üzerine ilerledi. Savaşı göze alamayan Rusya ile İstanbul Antlaşması (1724) imzalandı. Bu antlaşmayla;
– Rusya, Dağıstan ve Hazar kıyılarını alırken,
– Osmanlılar, Karabağ, Revan ve Tebriz’i ele geçirmişlerdir.
Osmanlı – İran İlişkileri (1723-1746)
İran Safevi Devleti’nin sünni halka baskı yapması üzerine III. Ahmet İran’a karşı savaş açtı (1723). Tiflis ve Hoy işgal edildi. Bu sırada Rusya’nın İran topraklarına girmesi üzerine Osmanlı Devleti de Rusya üzerine ilerledi. Savaşı göze alamayan Rusya ile İstanbul Antlaşması (1724) imzalandı. Bu antlaşmayla;
– Rusya, Dağıstan ve Hazar kıyılarını alırken,
– Osmanlılar, Karabağ, Revan ve Tebriz’i ele geçirmişlerdir.

1725-1732 Osmanlı – İran Savaşları:
İran Şahı’nın İstanbul Antlaşması’nı tanımaması üzerine yeniden savaş başlamıştır. İran bu savaşta kaybettiği toprakları geri alır. III. Ahmet’in yerine tahta geçen I. Mahmut ise İran ordusunu yenmeyi başarmıştır. Bunun sonucunda Ahmet Paşa Antlaşması imzalanmıştır (1732). Bu antlaşmayla önemli bir değişiklik olmamıştır.
1732-1746 Osmanlı – İran Savaşları:
İran’da tahta geçen ve Afşar Türkleri’nden olan Nadir Şah, Ahmet Paşa Antlaşması’nı tanımayarak Osmanlı-İran savaşlarını başlatmıştır. Savaşta iki tarafta üstünlük sağlayamayınca Kasr-ı Şirin Antlaşması temel olmak üzere yeni bir antlaşma imzalanmıştır (1746).
– 1746 Antlaşmasından günümüze kadar İran’la ciddi bir mücadele olmamış ve Türk İran sınırı kesinleşmiştir.

Osmanlı – Rus ve Avusturya Savaşları (1736-1739)
Nedenleri:
– Rusya’nın Kırım’ı ele geçirmek ve Osmanlı hakimiyetindeki ortodoksları egemenliği altına almak istemesi
– Avusturya’nın Sırbistan, Bosna ve Hersek’i ele geçirmek istemesi.

Rusya’nın Kırım’a saldırması üzerine savaş başladı. Avusturya’da Rusya’nın yanında savaşa girdi. Osmanlı Devleti buna rağmen her iki cephede de başarılı olmuştur. Fransa’nın araya girmesiyle Belgrat Antlaşması imzalanır (1739). Buna göre;
– Rusya savaşta aldığı yerleri geri verecekti.
– Azak kalesi, yıkılmak şartıyla Rusya’ya bırakılacaktı.
– Rusya Karadeniz’de ticaret gemisi bulunduramayacaktı.
– Rus Çarı protokol bakımından Avusturya kralına eşit sayılacaktı.
– Avusturya Pasarofça Antlaşması ile aldığı yerleri geri verecekti.

* Osmanlı Devleti’nin XVIII. yy.’da imzalamış olduğu en kazançlı antlaşmadır.
* Karadeniz yeniden Türk gölü haline gelmiştir.
* Belgrat Antlaşması’na arabuluculuk yaptığından I. Mahmut tarafından Fransa’ya 1740 kapitülasyonları verilmiş, böylece kapitülasyonlar sürekli hale getirilmiştir.
* Osmanlı Devleti askeri ıslahatların etkisiyle özellikle Avusturya cephesinde büyük başarılar elde etmiştir (Humbaracılar I. Mahmut).

1768-1774 Osmanlı – Rus Savaşı
Nedeni:
Osmanlı Devleti’yle Rusya arasında tampon ülke durumunda olan Lehistan’ın Rus işgaline uğraması üzerine Osmanlı Rus savaşı başlamıştır.
Rusya karşısında Osmanlı Devleti bozguna uğramış, İngilizlerin yardımıyla Cebelitarık boğazından geçen Rus donanması Çeşme’de Osmanlı donanmasını yakmıştır (1770). Bunun üzerine III. Mustafa üzüntüsünden ölmüş, yerine geçen I. Abdülhamit Prusya’nın arabulucuğu ile Küçük Kaynarca Antlaşmasını imzalamıştır (1774). Buna göre;
– Kırım’a bağımsızlık verilecekti. Kırım hanları yalnız din bakımından Osmanlı halifelerine bağlı kalacaktı.
– Kerç, Yenikale, Dinyeper ırmağı ağzındaki kaleler ve Azak kalesi etrafındaki topraklar Rusya’ya bırakılacaktı.
– Rusya işgal etmiş olduğu Eflak ve Boğdan ile Akdeniz’de işgal etmiş olduğu adaları bazı şartlarla Osmanlılara geri verecekti.
– Ruslar Karadeniz, Akdeniz ve diğer Türk sularında serbestçe ticaret yapabilecek, Fransa ve İngiltere’ye verilmiş olan kapitülasyonlardan yararlanabilecekti.
– Ruslar gerekli gördükleri yerlerde konsolosluk açabilecekti.
– Ruslar Osmanlı uyruğundaki Ortodoksların haklarını koruyacaktı.
– Osmanlı Devleti Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecekti.
– Rusya, Karadeniz’de donanma bulundurabilecek Rus ticaret gemileri boğazlardan serbestçe geçebilecekti.

* Kırım’a bağımsızlık verilmesiyle ilk defa müslüman bir yer elimizden çıkmıştır.
* Osmanlı Devleti ilk kez savaş tazminatı vermiştir.
* Rusya, Osmanlı hakimiyetindeki Ortodoksların haklarını korumak bahanesiyle Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmaya başlamıştır.
* Karadeniz’in bir Türk gölü olma özelliği sona ermiştir.

Not: Rusya’nın Balkanlar’da ilerlemesi Avusturya’nın hoşuna gitmemiş, Osmanlı Devleti’yle gizli bir antlaşma yapmıştır. Prusya ise Avusturya’ya Osmanlı Devleti’nden ayrılarak Lehistan’ı paylaşmayı önermiş, bunun sonucunda Lehistan, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaşılmıştır.
Kırım Meselesi:
Kırım, Küçük Kaynarca Antlaşması’yla bağımsız olmuştu. Fakat Rusya’nın asıl amacı Kırım’ı Rusya’ya bağlamaktı. Kırım’da çıkan isyanları bahane eden II. Katherina Kırım’ı Rusya’ya bağladığını ilan etti. Osmanlı Devleti bunu kabul etmeyince Rusya Kırım’a girdi. Fransa’nın araya girmesiyle Aynalı Kavak Tenkihnamesi (düzeltme) imzalandı (1779). Buna göre;
– Rusya Kırım’dan askerlerini geri çekecekti.
– Osmanlı Devleti Şahin Giray’ın hanlığını tanıyacaktı.
Fakat Kırım’da halk Şahin Giray’a karşı isyan edince, Şahin Giray Rusya’yı yardıma çağırdı. Bunun sonucunda halk kılıçtan geçirildi. Rusya Kırım’ı ilhak etti (1783).
1787-1792 Osmanlı – Rus Savaşı
Nedeni:
Rusya ile Avusturya’nın Osmanlı topraklarını paylaşmak için aralarında anlaşmalarıdır.
Rusya’nın amacı merkez İstanbul olmak üzere Balkanları da içine alan “Dakya” devletini kurmaktı.
Bu durum İngiltere’yi rahatsız ettiğinden Osmanlı Devleti’ni savaşa kışkırttı. Prusya’da Osmanlı Devleti’ni destekleyeceğini söyleyince Osmanlı Devleti Rusya’ya savaş açtı. Avusturya’da Rusya’nın yanında savaşa girdi. Osmanlı Devleti Rusya ve Avusturya karşısında bozguna uğradı.Bundan kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti 1790’da Rusya’ya karşı Prusya’yla ittifak yaptı. Fransız İhtilalinin çıkmasıyla Avusturya’yla Ziştovi Antlaşması imzalandı (1791). Buna göre;
– Avusturya bu savaşta Osmanlı Devleti’nden aldığı yerleri geri verecekti.
Avusturya’nın savaştan çekilmesi üzerine yalnız kalan Rusya ile Yaş Antlaşması imzalanmıştır (1792) .
Buna göre;
– Kırım’ın Rusya’ya ait olduğu onaylandı.
– Özi Kalesi Rusya’ya bırakılırken, Dinyester Irmağı, iki ülke arasında sınır oldu.
– Doğu’da Osmanlı-Rus sınırı savaştan önceki duruma getirildi.
* Kırım kesin olarak elimizden çıkmış, Rusya Avrupa’nın en büyük gücü haline gelmeye başlamış, Osmanlı Devleti ise dağılma sürecine girmiştir. Ayrıca Rusya güneye inerek Osmanlı üzerindeki etkisini daha da arttırmıştır.

Osmanlı-Fransız İlişkileri
Napolyon’un Mısır’ı İşgali (1798)
Osmanlı-Fransız ilişkileri 16. yy.’dan başlayarak 18. yy.’ın sonuna kadar dostane şekilde gelişmişti. Fakat Fransız İhtilalinden sonra Fransa Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçmiştir. Bunun başlıca iki nedeni vardır:
1. Fransa’nın Osmanlı Devleti’ni parçalayarak zengin Mısır topraklarını ele geçirmek istemesi.
2. Fransa’nın Mısır’ı ele geçirerek, İngiltere’nin Uzakdoğu ve Ortadoğu’daki sömürgeleriyle bağlantısını kesmek istemesi.

Osmanlı Devleti, Mısır’ı işgal eden Fransa’ya karşı İngiltere ve Rusya ile işbirliği yaptı (1798). Napolyon Osmanlı kuvvetlerini barışa zorlamak için “Akka” kalesini kuşattı. Fakat Ahmet Cezzar Paşa komutasındaki Nizam-ı Cedit ordularına yenildi. Çok zor duruma düşen Napolyon gizlice Mısır’ı terk etti. Bir süre sonra da Fransızlar’la El-Ariş Antlaşması (1801) imzalandı. Buna göre;
– Fransızlar kısa zamanda Mısır’ı boşaltacaklardı.

XVIII. YÜZYIL ISLAHATLARI
XVIII. yy. ıslahatları ilk kez Avrupa’daki gelişmelerden yararlanılarak yapılan ıslahatlardır. Fakat bu ıslahatlar menfaat çevreleri tarafından kesintiye uğradığından sürekli olamamıştır. XVIII. yy. ıslahatlarının büyük çoğunluğu askeri alanda yapılmıştır.

1. LALE DEVRİ ISLAHATLARI (1718 – 1730)
Zevk ve eğlence devri olaarak bilinen lale devri 1718 Pasarofça antlaşması’ndan 1730 Patrona Halil Ayaklanması’na kadar olan dönemi kapsar. Bu dönemde;ü
– İlk Türk matbaası ve İtfaiye bölüğü oluşturuldu.
– İlk kağıt fabrikası açıldı.
– Kumaş fabrikası ve Çini imalathanesi kuruldu.
– Doğu klasikleri tercüme edildi.
– İlk kez çiçek aşısı kullanıldı.
– İstanbul’da birçok saray, köşk ve eğlence yerleri yapıldı.
– İstanbul’da birçok kütüphane açıldı.
– Lale Devri’nde Avrupa’da kullanılan Barok ve Gotik tarzında bir çok mimarı eser yapıldı ( III . Ahmet Çeşmesi ).

* Lale Devri’nde canlı varlıkların resimleri yapılmaya başlanmıştır.
* Bu dönemde Paris, Moskova ve Lehistan’a ilk geçici elçilikler gönderilmiştir.
* Lale Devri’nde matbaa tarafından dini kitapların basımı yasakalanmıştır. Bu eserler eskisi gibi hattatlar tarafından yazılacaktır.Buna rağmen Patrona Halil Ayaklanması’nda hattatların da etkisi görülmüştür.

Lale devrinde yapılan yenilikler bazı tutucu çevrelerin hoşuna gitmemesi üzerine Patrona Halil Ayaklanması patlak verdi.Bu ayaklanma sonucunda Damat İbrahim Paşa öldürülmüş, III. Ahmet’te tahtı I . Mahmut’a bırakmak zorunda kalmıştır.

2. I.MAHMUT ISLAHATLARI ( 1730 – 1754 )
– İlk Kara Mühendishanesi açıldı (mühendishane-i Berr-i Hümayun).
– Aslen Fransız olan Humbaracı Ahmet Paşa modern topçu birliklerini oluşturdu.
– Halk kütüphaneleri kuruldu.
I.Mahmut’un askeri alandaki ıslahatları 1736-1739 Osmanlı Rus ve Avusturya savaşlarında etkili olmuştur.
Not: XVIII . yy.’da III. Osman (1754-1757) haricindeki bütün hükümdarlar ıslahat yapmıştır.

3. III. MUSTAFA ISLAHATLARI (1754 – 1774)
Fransa’dan Baran dö tot ve Sadrazam Koco Ragıp Paşa birçok ıslahatlar yapmıştır. Bu dönemde;
– İlk Deniz Mühendishanesi (Mühendishane-i Bahr-i Hümayun) açıldı.
– Sürat topçuları oluşturuldu.
– Bozuk olan maliye düzeltilmeye çalışıldı.

4. I. ABDÜLHAMİT ISLAHATLARI (1774-1789)
– Sürat topçuları geliştirildi.
– Ulufe alım satımı yasaklandı.
– İlk kez yeniçeri sayımı yapıldı.
– Humbaracı ve lağımcı ocakları düzenli hale getirildi.

5. III. SELİM ISLAHATLARI (1798-1807)
– III. Selim güvendiği adamlarını Avrupa’ya göndererek batıdaki gelişmeler hakkında raporlar hazırlattı.
– Londra, Paris, Viyana ve Berlin’de daimi elçilikler ve konsolosluklar açıldı..
– Avrupa tarzındaki Nizam-ı Cedid ordusu oluşturuldu. Ayrıca bu birliğin giderlerini sağlamak amacıyla İrad-ı Cedid adında hazine oluşturuldu.
– Kara ve Deniz Mühendishaneleri geliştirildi.
– Fransa Ve İsveç’ten Nizam-ı Cedit askerlerini eğitmek amacıyla subaylar getirtildi.
– Fransızca ana ders olarak okutulmaya başlandı. (İlk yabancı dil eğitimi)
– Askeri birlikler düzenlendi. Yeteneksiz olanlar ordudan atıldı.
* III. Selim yerli üretimin yabancı üreticilerle rekabet edemediğini görünce, yerli malların kullanılmasını tavsiye etmiştir.
III. Selim ıslahatları yeniçeriler, din adamları ve ayanlar tarafından hoş karşılanmıyordu. Osmanlı ordusunun Rusya’yla mücadelesi nedeniyle İstanbul’da olmamasını fırsat bilen yenilik karşıtı kişiler Kabakçı Mustafa başkanlığında ayaklandılar.
İsyancılar Nizam-ı Cedit’in kaldırılmasını istediler. Kan dökülmesini istemeyen III. Selim bunu kabul etti. Ardından
III. Selim tahttan indirilerek yerine IV. Mustafa geçti.
Nizam-ı Cedit tarafları olan Ruscuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa İstanbul’a gelerek isyanı bastırdı. Ancak III. Selim’in öldürüldüğünden yerine II. Mahmut tahta çıkarıldı (1807)

Örnek Soru
Osmanlı İmparatorluğu İstanbul ve Karlofça Antlaşmalarıyla kaybettiği toprakları geri almak için XVIII.yy’ın ilk yarısında bir çok devletle savaşmıştır.
Aşağıdakilerden hangisi bu devletlerden birisi değildir?
A) Rusya B) İngiltere
C) Venedik D) Avusturya
E) İran

Çözüm:
Osmanlı Devleti XVII.yy’da birçok yer kaybetmiştir. O zamana kadar toprak kaybetmemiş olan Osmanlı Devletine bu çok ağır gelmişti. Bundan dolayı Osmanlı Devleti XVIII. yy’da İstanbul ve Karlofça Antlaşmaları’yla kaybettiği toprakları geri alabilmek için İngiltere haricinde bir çok devletle mücadele etmiştir.

Buna göre cevap ” B ” seçeneğidir.

 OSMANLI DAĞILMA DÖNEMİ (EN UZUN YÜZYIL)

Dağılma Dönemi Padişahları

1- IV. Mustafa (1807-1808)

2- II.Mahmut (1808-1839)

3- Abdülmecit (1839-1861)

4- Abdülaziz (1861-1876)

5- V. Murat (1876-1876)

6- II. Abdülhamit (1876-1909)

Dağılma Döneminin genel politikası (Denge Politikası)

Avrupalı Devletlerin kendi aralarındaki rekabetten faydalanarak elindeki toprakları korumak ve varlığını devam ettirmektir.

Dağılma Dönemi siyasi Olayları

Osmanlı – Rus Savaşı (1806-1812)

Nedenleri:

1- Rusya’nın balkanlardaki azınlıkları Osmanlı aleyhine kışkırtmaları

2- Osmanlı Devletinin Rus yanlısı Eflak- Boğdan beylerini görevden alıp, boğazları kapatması

Ruslar savaş ilan etti. Eflak- Boğdan’ı işgal etti. Ruslar savaş devam ederken Fransa ile Tilsit Antlaşmasını imzaladılar. Osmanlı buna karşılık İngiltere ile Çanakkale (Kale-i Sultaniye) antlaşmasını imzalayarak İngiltere’nin desteğini aldı.

Savaş Osmanlının aleyhine sonuçlandı. Savaş sonunda Bükreş Antlaşması imzalandı. (1812)

Buna göre; – Eflak – Boğdan Osmanlıya geri verildi.

– Rus ticaret gemilerinin boğazlardan serbestçe geçmesine izin verildi.

– Sırbistan’a imtiyazlar verildi.

Önemi: İlk defa bir azınlığa imtiyaz verildi.

Osmanlı Devletinde Milliyetçilik Hareketleri

1- Sırp Ayaklanması (1804):

Nedenleri:

1- Milliyetçilik akımı

2- Rusların balkanlardaki halkı kışkırtması

3- Merkezi otoritenin zayıflaması

4- Yeniçerilerin halka kötü davranmaları

5- Osmanlı – Rus – Avusturya savaşlarının Sırp topraklarında yapılması

Sırplar Karayorgi başkanlığında ayaklandılar. Bu isyan bastırıldı. Bir müddet sonra Miloş başkanlığında Sırplar tekrar ayaklandılar. Osmanlı Rusya’nın olaya karışmasını önlemek amacıyla Miloş Sırp Prensi olarak tanındı. Osmanlıya bağlı Sırbistan Prensliği kuruldu.

NOT: Milliyetçilik akımının etkisiyle Osmanlılara karşı ilk ayaklanan ve ayrıcalık alan Sırplardır.

2-Yunan Ayaklanması(1821):

Nedenleri:

1- Milliyetçilik akımı

2- Rumların ticaret sayesinde zenginleşmeleri

3- Etnik-i Eterya Cemiyetinin kurulması ,Yunan Devletinin kurulması yolunda çalışmalara başlaması

Eflak İsyanı: Rumlar ilk isyanlarını Eflak’ta çıkarmışlardır. İsyan bastırılmıştır.

Mora İsyanı: Rumlar Mora’da isyan çıkardılar. Mora isyanının giderek yayılması üzerine II. Mahmut isyanı bastırmak amacıyla Mora ve Girit valiliklerinin kendisine verilmesi şartıyla Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. Gönderilen donanma yardımı ile isyan kısa sürede bastırıldı.

Navarin Olayı(1827):

Mora isyanının bastırılmasından İngiltere, Fransa ve Rusya rahatsız oldular. Çünkü; bu bölgede güçlü bir Mısır valiliği yerine güçsüz bir Osmanlı Devleti onların çıkarlarına daha uygun geliyor. İngiltere, Fransa ve Rusya aralarında anlaşarak Osmanlı Devletinden Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımasını istediler. II.Mahmut bu teklifi reddedince Navarin’de Osmanlı ve Mısır donanmaları yakıldı. (1827)

Osmanlı-Rus Savaşı(1828-1829):

Nedeni:

Osmanlı Devleti Navarin olayını protesto ederek üç devletten tazminat ödemelerini istemesi

Ruslar balkanlardan ve Kafkaslardan saldırıya geçtiler. Rus ordusunun Edirne’ye kadar ilerlemesi üzerine Osmanlı Devleti antlaşma istedi. Edirne Antlaşması imzalandı. (1829)

Buna göre; – Yunanistan bağımsız olacak.

– Sırbistan’a özerklik verilecek.

– Tuna üzerinde ve doğuda önemli kaleler Ruslara verilecek.

– Rus ticaret gemileri Boğazlardan serbestçe geçebilecek.

Önemi: İlk defa azınlık bir toplum bağımsızlık kazandı. Mısır Sorunu ortaya çıktı.

Cezayir’in Fransızlar Tarafından İşgali(1830)

Kanuni Döneminde Cezayir Osmanlıya katıldı. Osmanlı Devletinin Yunan isyanı ile uğraşmasını fırsat bilen Fransa Cezayir’i işgal ederek topraklarına kattı. Böylece; K. Afrika’da ilk defa bir toprak parçası elimizden çıktı. (1830)

Mısır Sorunu – M. Ali Paşa’nın İsyanı 

Mısır Valisi M. Ali Paşa Mora isyanı sırasında Osmanlı Devletine yardım etmiştir. Navarin’de donanmasını kaybetmiştir. Kendisine vaad edilen Mora ve Girit valiliğini alamamıştır. Bunun üzerine ;II. Mahmut’tan Suriye ve Girit valiliklerini istemiştir. Padişah II. Mahmut bu teklifi kabul etmemiştir. M. Ali Paşa isyan hareketine başladı, Akka’yı kuşattı. Osmanlı kuvvetleriyle yaptığı mücadeleyi kazandı. Osmanlı bu durum karşısında Rusya’dan yardım istedi. Mısır Sorunu böylece; uluslararası sorun haline geldi. İngiltere ve Fransa aracılık yaparak Kütahya Antlaşması’nın imzalanmasını sağladılar. (1833)

Buna göre; M. Ali Paşaya Mısır valiliğine ek olarak Suriye ve Girit valiliği,  Oğlu İbrahim Paşaya Cidde valiliğine ek olarak Adana valiliği verildi.

Fakat; Bu antlaşma iki tarafı da memnun etmedi. Bir süre için Mısır Sorunu çözümlendi.

Hünkar İskelesi Antlaşması(1833)

II.Mahmut, İngiltere ve Fransa’ya güvenmediği için Rusya ile bu antlaşmayı imzaladı.

Buna göre; – Osmanlı Devleti Rusya savaş zamanında birbirlerine yardım edeceklerdir.

– Osmanlıya bir saldırı olursa Rusya yardım gönderecek, masrafları Osmanlı tarafından ödenecek.

– Rusya’ya bir saldırı olursa Osmanlı donanma göndermeyecek buna karşılık boğazları diğer devletlere kapatacak.

– Antlaşma 8 yıl geçerli olacak.

Önemi: Bu antlaşma ile Boğazlar sorunu ortaya çıktı. Osmanlı Devleti Boğazlar üzerindeki egemenlik hakkını son kez kullanmıştır.

M.Ali Paşa’nın Yeniden İsyanı (Nizip Savaşı)

Kütahya Antlaşması’nın her iki tarafı da memnun etmemesi üzerine M. Ali Paşa tek başına hareketlerini sürdürmeye devam etti. Osmanlı gittikçe büyüyen M. Ali Paşa tehlikesi karşısında ittifak arayışına girdi.1838’de İngiltere ile Balta Limanı Antlaşması yapıldı. İngiltere’ye verilen kapitülasyonlar genişletildi. Ticari haklar verildi.

1839’da M. Ali Paşa bağımsızlığını ilan etti. Osmanlı ile yapılan Nizip savaşını kazandı. Bu olayın ardından İngiltere, Avusturya, Prusya, Rusya, Osmanlı Devleti ve M. Ali Paşa Londra’da konferansa katıldılar. Londra Antlaşması imzalandı. (1840)

Buna göre; – Mısır hukuk bakımından Osmanlıya bağlı kalacak, yönetimi M.Ali Paşa ve oğullarına bırakılacak.

– Yönetim babadan oğula geçecek.

– Mısır Osmanlı Devletine vergi ödeyecek.

– Suriye,Adana ve Girit Osmanlı Devletine verilecek.

Önemi: Bu antlaşma ile Mısır Sorunu çözülmüş oldu.

Londra Boğazlar Sözleşmesi (1841):

– Boğazlar Osmanlı’nın egemenliğinde olacak.

– Barış zamanında hiçbir savaş gemisi boğazlardan geçemeyecek.

Önemi: Bu alınan kararlarla boğazlar ilk defa uluslararası bir statüye bağlanıyor. Boğazlar üzerinde Osmanlı’nın mutlak hakimiyeti sona eriyor.

Kırım Savaşı (1853-1856)

Nedenleri: – Rusya’nın Osmanlı üzerindeki emelleri

– Kutsal Yerler Sorunu

– Macar Mültecileri’nin Osmanlıya sığınması

Savaşın Temel Nedeni: Osmanlı’nın giderek güç kaybetmesi, Ortadoğuda siyasal ve askeri boşluğun oluşması, bu boşluğun doldurulması konusunda büyük devletler arasındaki çıkar çatışmalarıdır.

Savaşın Gelişimi: Ruslar isteklerinin kabul edilmemesi üzerine Sinop’ta bulunan bir Osmanlı Donanmasını yaktı. (1853 Sinop Olayı) Eflak, Boğdan’ı işgal etti. Kars Rusların eline geçti. Bunun üzerine; İngiltere, Fransa ve Piyemonte savaşta Osmanlı Devletinin yanında yer aldılar. Ortak bir donanma oluşturularak Kırım’a çıkarıldı. Bu ortak güce karşı başarılı olamayan Rusya, barış istemek zorunda kaldı. (Paris Antlaşması -1856)

Katılan Devletler; İngiltere, Fransa, Piyemonte, Rusya,Osmanlı Devleti, Avusturya, Prusya

Buna Göre; -Osmanlı Devleti bir Avrupa Devleti sayılacak, Avrupa Devletler hukukundan yararlanacak. Toprak bütünlüğü Avrupalı devletlerin garantisinde olacak.

– Boğazlar 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesine göre yönetilecek.

– Eflak, Boğdan Özerk olacak.

– Karadeniz tarafsız bir deniz olacak, Osmanlı Devleti ve Rusya donanma bulundurmayacak.

– Tuna nehri tüm ticaret gemilerine açık olacak.

Önemi: Osmanlı Devleti ilk kez bir Avrupa Devleti sayıldı. Osmanlı Devleti ilk defa İngiltere’den borç para aldı. (1854)

Osmanlı-Rus Savaşı (1877-1878) (93 Harbi)

Nedenleri: 1- Rusya’nın Karadeniz’in tarafsızlığı ilkesini bozması

2- Rusya’nın Panislavizm politikası

3- Balkan bunalımı

4- Osmanlının İstanbul Konferansı kararlarına uymaması

1876 İstanbul Konferansına tüm Avrupa Devletleri katıldı. Amaç; Balkan Bunalımını çözmektir. Alınan kararlar;

– Sırbistan ve Karadağ’dan Osmanlı askerlerini çıkarılacak

– Bulgaristan’da Doğu ve Batı Bulgaristan adıyla iki ayrı eyalet kurulacak.

– Bosna-Hersek’e muhtarlık verilecek.

* Osmanlı Devleti bu kararları kabul etmeyince Rusya savaş ilan etti. Balkanlarda Osmanlı müdafaasını gerçekleştirdi. (Plevne) Fakat; Ruslar Edirne’ye kadar ilerlediler. II.Abdülhamid barış istedi.

Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması (1878)

1- Büyük Bulgaristan Krallığı kurulacak.

2- Sırbistan, Romanya (Eflak-Boğdan) ve Karadağ bağımsız olacak.

3- Bosna- Hersek’e muhtariyet verilecek.

4- Teselya Yunanistan’a verilecek.

5- Kars, Ardahan, Batum ve Doğu Beyazit Ruslara verilecek

6- Girit ve Ermenilerin yaşadığı yerlerde ıslahatlar yapılacak

Önemi: Ermeni Sorunu ilk kez ortaya çıkmıştır. Bu antlaşma uygulanamamıştır.

Bu Antlaşmayla Rusya, sıcak denizlere ulaşma olanağını yakalamış; Balkanlarda kendi üstünlüğünü oluşturmuştu. Bu durum, Avrupalı Devletlerin çıkarlarına ters düşüyordu. Avrupalı Devletler antlaşmanın koşullarının değiştirilmesi konusunda Rusya’ya baskı yaptılar. Rusya yeni bir antlaşma imzalamak zorunda kaldı.

Berlin Antlaşması (1878)

Katılan Devletler: İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya,

Avusturya, Osmanlı Devleti.

Buna göre; – Bulgaristan toprakları üçe ayrılacak. Makedonya, Doğu Rumeli ve Asıl Bulgaristan.

– Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya ve Doğu Beyazit Osmanlılara verilecek.

– Bosna – Hersek Osmanlı topraklarında sayılacak ancak yönetimi bir süre için Avusturya’ya bırakılacak.

– Diğer koşullar Ayastefanos Antlaşmasıyla aynıdır.

Önemi: Rusya’nın Balkan hâkimiyeti önlendi. Rusya’nın sıcak denizlere inmesi engellenmiştir. Ermeni Sorunu tekrar gündeme geldi. Berlin Antlaşması Osmanlı için bir Dönüm noktasıdır.

Berlin Antlaşmasından Sonra Kaybedilen Yerler:

– 1878 Kıbrıs’ın İngiltere tarafından üs olarak kullanılması,

– 1881 Tunus’un Fransa tarafından işgali,

– 1882 Mısır’ın İngilizler tarafından işgali,

– 1885 Doğu Rumeli Bulgaristan’a bağlandı,

– 1908 Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti,

– 1908 Girit Yunanistan’a bağlandı,

– 1908 Bosna-Hersek Avusturya’ya bağlandı.

XIX. Yüzyıl Islahatları:

Genel Özellikleri:

1- Batının bilim ve tekniği ülkeye getirilmeye çalışılmıştır.

2- Yönetim, eğitim, hukuk, toplumsal, askeri, vs alanda yenilikler yapılmıştır.

3- Amaç; Batının Osmanlının iç işlerine karışması engellenmek istenmiştir. Fakat başarılı olunamamıştır.

I. Mahmut Dönemi

1-İdari Alanda Yapılan Islahatlar:

1- Sened-i İttifak (1808): II. Mahmut ile Ayanlar arasında imzalanmıştır. Buna göre; Padişah ayanların varlığını kabul etmiştir. ilk kez Osmanlı padişahının mutlak otoritesi sınırlandırılmıştır.

2- Divan kaldırılarak, yerine nazırlıklar kuruldu.

3- Müsadere (ölen vatandaşın ,memurun mallarına devlet tarafından el konulması) kaldırılmıştır.

4- Reisül küttaplık dış işleri bakanlığına çevrildi.

5- Tımar ve Zeamet kaldırılmış, devlet memurları maaşa bağlanmıştır.

2- Askeri Alanda Yapılan Islahatlar:

1- Nizam-ı Cedit kaldırıldı,yerine Sekban-ı Cedit kuruldu.

2- Yeniçerilerin baskısı ile Sekban-ı Cedit kaldırıldı, yerine Eşkinci Ocağı açıldı.

3- Vakay-i Hayriye olayı ile yeniçeri ocağı kaldırıldı. Böylece; yeniliklerin önündeki engel kalktı,padişahların yönetimde gücü artmıştır. (1826)

4- Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu kuruldu.

3- Kültürel Alanda Yapılan Islahatlar:

1- İlköğretim İstanbul’da zorunlu duruma getirildi.

2- Avrupa’ya ilk kez öğrenci gönderildi.

3- Medreselerin yanında yeni tip batılı eğitim kurumları açıldı.

4- İlk resmi gazete çıkarıldı.. (1831 Takvimi-i Vekayi)

4- Sosyal Alanda Yapılan Islahatlar:

1- Bektaşi tarikatı yasaklandı.

2- Askeri amaçlı ilk nüfus sayımı yapıldı.

3- Posta, pasaport ve karantina işlemleri düzenlendi.

4- Memurlara fes takma zorunluluğu getirildi. Kılık-kıyafetleri düzenlendi.

5- Ekonomik Alanda Yapılan Islahatlar:

1- Yeni gümrük tarifeleri uygulandı.

2- Yerli malların kullanımı teşvik edildi.

3- İstanbul’da kumaş fabrikası açıldı.

4- Ticari yol yapımına önem verildi.

Osmanlı Devletinde Demokrasi Hareketleri:

Tanzimat Dönemi:( 1839-1876)

1839’da Tanzimat fermanının yayımlanmasından, 1876’da I. Meşrutiyetin ilanına kadar süren döneme Tanzimat Dönemi denir.

Tanzimat Fermanı: (Gülhane-Hatt-ı Hümayunu) (3 Kasım 1839)

Temel Amacı: Devleti dağılmaktan kurtarmak, İmparatorluğun bütünlüğünü sağlamak, Avrupa Kanun ve düzenini sağlamak. Sultan Abdülmecid ve Sadrazam Reşit Paşa’nın çalışmalarıyla Tanzimat Fermanı ilan edildi.

Maddeleri:

– Müslüman ve Gayrimüslim halkın can ve mal güvenliğinde devlet garantisi olacak

– Vergiler herkesin gelirine göre eşit alınacak

– Mahkemeler herkese açık olacak hiç kimse yargılanmadan cezalandırılmayacak

– Her Osmanlı vatandaşı askerlik yapacak

– Rüşvet kalkacak, herkes kanun önünde eşit olacak

Önemi: İlk kez padişah kendi gücünün üzerinde kanun üstünlüğü olduğunu kabul etmiştir. Hukuk devletine geçiş başlamıştır. Laik ve anayasal düzene geçişin ilk aşamasıdır. Tanzimat Fermanının yayınlanması Mısır ve Boğazlar sorununun çözümünde İngiltere’nin Osmanlıların yanında yer almasında etkili olmuştur.

Islahat Fermanı: (28 Şubat 1856)

Amacı: Azınlıklara haklar vererek onları Müslümanlarla kaynaştırmak. Tanzimat Fermanının yetersiz olması Kırım Savaşı sonrasında yapılacak Paris Antlaşmasında Osmanlının aleyhine kararlar alınmasını önlemek.

Maddeleri:

– Azınlıklara din ve mezhep özgürlüğü tanınacak

– Azınlıklara küçük düşürücü sözler kullanılmayacak

– Azınlıklar da devlet memuru olabilecek, kilise ve okul yapabilecek

– Azınlıklar İl Meclislerine seçilebilecek

– Azınlıklar bedelli askerlik yapabilecek

– İşkence ve angarya yasaklanacak

Önemi:

Tanzimat Fermanı ile başlayan Müslüman – Hristiyan eşitliği tam olarak sağlanmıştır.

Tanzimat Fermanı ile Islahat Fermanının Ortak Özellikleri:

– Hukuka bağlı devletin temelleri atılmıştır.

– Padişahın mutlak otoritesi sınırlandırılmıştır.

– Her ikisi de Abdülmecid döneminde ilan edilmiştir.

– Osmanlı Devletinin bir Avrupa Devleti sayılmasında etkili olmuşlardır.

Tanzimat Fermanı ile Islahat Fermanının Farkları:

– Tanzimat Fermanı tüm Osmanlı vatandaşları için Islahat Fermanı Azınlıklar için yayınlanmıştır.

– Tanzimat Fermanının yayınlanmasında dış baskı yokken Islahat Fermanının yayınlanmasında Avrupalı Devletlerin baskısı vardır.

– Tanzimat Fermanının askerlik maddesine Azınlıklar tepki gösterirlerken Islahat Fermanına Müslümanlar tepki göstermişlerdir.

Tanzimat Dönemi Islahat Hareketleri:

-Medreselerin yanında modern, laik okullar açılmıştır.

-Azınlıklar ve yabancılar kendi okullarını açmışlardır.

-Kız Öğretmen Okulu ve Kız Sanayi Okulu açılmıştır.(Dar’ül Muallimin)

-İlk üniversite Dar’ül Fünün açılmıştır.

-Galatasaray Lisesi açılmıştır

-Yeni kanunlar hazırlanmıştır.

-Mecelle Kanunu hazırlanmıştır.(Kişi, aile, miras)

-İntizam Sistemi kaldırılmıştır.

-Ziraat bankası kurulmuştur.

-İlk kağıt para (gaime) bastırılmıştır.

-İlk özel gazete Tercüman’ı Ahval çıkartılmıştır.

  1. Meşrutiyet: (23 Aralık 1876)
  2. Abdülhamit döneminde Genç Osmanlıların çalışmalarıyla ilan edilmiştir. İlan edilmesinde etkili olan düşünce akımı Osmanlıcılıktır.

Amaç: Osmanlı İmparatorluğunu dağılmaktan kurtarmak. Azınlıkların yönetime katılmasını sağlayıp ulusal ayrılıkçı hareketleri önlemek amacıyla II. Abdülhamid Meşrutiyeti ilan etmiş ,Kanun-i Esasiyi yürürlüğe koymuştur. Kanun-i Esaside; kişi özgürlüğü, basın özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi konular yer almıştır.

Yürütme Gücü; Padişah ve Bakanlar Kurulu

Yasama Gücü; Ayan ve Mebusan Meclisi

Meclisi açma kapama yetkisi Padişaha aittir. Meclis Padişaha karşı sorumludur.

Önemi: İlk kez anayasal düzene geçildi. Rejim değişti. Halk ilk defa yönetime katıldı. (erkek nüfus)

***II. Abdülhamid 1877-1878 Osmanlı Rus savaşını ileri sürerek Meclisi Mebusanı kapatmıştır, tek başına (30yıl) baskıcı yönetim sürdürmüştür.

İstibdat Yönetimi: (1877-1908) 

II. Addülhamid, I. Meşrutiyete son vererek ülkeyi baskıyla yönetmeye başlamıştır. Hafiye örgütü kuruldu. Polis örgütü güçlendirildi. Ümmetçilik akımı güçlendirildi.

II.Meşrutiyetin İlanı (23 Temmuz 1908):

İttihat ve Terakki Cemiyetinin çalışmalarıyla ilan edilmiştir. İlan edilmesinde etkili olan akım Türkçülüktür.

Amacı: II. Abdülhamid’in istibdat yönetimini sona erdirip halkın yönetime katılımını sağlamak amacıyla II. Abdülhamid baskılara dayanamayarak II. Meşrutiyeti ilan etmiş, Kanun-i Esasi yeniden yürürlüğe girmiştir.

31 Mart Ayaklanması (13 Nisan 1909)

Meşrutiyet karşıtları rejime karşı ayaklandılar. Ayaklanmayı Hareket Ordusu bastırmıştır. II. Abdülhamid tahtan indirildi. V. Mehmet (Reşad) Sultan oldu.

Mevcut rejime yönelik tek isyandır. Anayasada bazı demokratik değişiklikler yapıldı.

Fikir Akımları:

1- Osmanlıcılık: (Genç Osmanlılar) Irk, dil, din herkes birbirine eşit Osmanlı çatısı

2- İslamcılık: (Mehmet Akif Ersoy) Müslümanları tek bir çatı altında toplamak

3- Batıcılık: (Genç Osmanlılar ) Avrupa’yı örnek almak ve tekrar eski güce kavuşmak

4- Türkçülük: (İttihat ve Terakki ) Türkleri bir çatı altında toplamak

5- Adem-i Merkeziyetçilik: (Prens Sebahattin)

Bu fikir akımlarının halk kitlelerine indirgenmemesi ve fikirlerin birbirlerine karşı ortaya atılmış olmaları nedeniyle “                                                                                                                     başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Osmanlı Devleti, ülke içinde ticareti geliştirmek için ne gibi önlemler almıştır

Osmanlı Devleti, ülke içinde ticareti geliştirmek için ne gibi önlemler almıştır bu konuda sizlere kısa bilgiler vereceğiz.

Osmanlı Devleti, dünya ticaret yollarının hakimiyetini eline geçirerek bununla beraber en önemli ticari limanların ele geçirilmesiyle ticari faaliyetler oldukça iyi yapılmıştır. Osmanlı Devleti, ülke içinde ticareti geliştirmek için de önlemler almıştır. Bu önlemler ekonomik kalkınmanın sağlanması için yapılmıştır.

Osmanlı Devleti, ülke içinde ticareti geliştirmek için yabancı devletlere kapitülasyonlar verilmiştir. Ticaret yolları üzerinde kervansaraylar, hanlar, hamamlar, mescitler yapılmıştır. Denizcilik faaliyetlerinin yerine getirilmesi için gemicilik faaliyetleri yapılmıştır. Demir yollarını yollarını geliştirerek önemli şehirleri birbirlerine bağlamışlardır. Böylece ticaretin güven ortamında yapılması ve kalkınmanın sağlanması da amaçlanmıştır.

ÖZET Klasik Osmanlı devlet anlayışı, adalet ve müsavat prensibi üzerine inşa edilmiştir. Devletin 16. yüzyıla kadar cihanşümul bir devlet olmasında, adalete ve eşitliğe dayalı bir yönetim takip etmesinin büyük rolü olmuştur. Osmanlı Devleti’nin idarî, siyasî, askerî, iktisadî, ticarî, adlî ve toplumsal alanlarda gerileme ve çözülme yaşaması sonucu gücünü büyük ölçüde kaybetmesi ile Osmanlı tebaası gayrimüslim azınlıkların milliyetçilik prensibinin tesiri ile bağımsızlık hareketine kalkışmaları, devleti zor durumda bırakmıştır. Devlet, gayrimüslim azınlıkların devlete bağlılığını temin etmek için Osmanlı milleti oluşturma çabası içine girmiştir. Devlet, Osmanlı üst kimliği etrafında bütün tebaayı Osmanlılık şemsiyesi altında toplama siyaseti takip etmiştir. İttihad-ı Anasır, Tanzimat’tan başlayarak II. Meşrutiyet dönemine kadar devletin resmi ideolojisi halini almıştır. Bu ideoloji klasik İslam kaynağının temel unsurlarından adalet ve eşitlik prensipleri neticesinde işlevlik kazanmıştır. Çalışmada adalet ve müsavatın Osmanlıcılık siyasî ideolojinin oluşumuna tesiri ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: Adalet, Müsavat, Tanzimat, Islahat, Osmanlıcılık. JUSTİCE AND EQUALİTY ISSUE IN POLİTİCAL AND ADMİNİSTRATİVE HİSTORY OF THE OTTOMAN STATE ABSTRACT Classical Ottoman State understanding was based on two principles: Justice and Equality. Justice and equality based administration of Ottoman State had an important role for being a global state until the sixteenth century. Ottoman subjects and Non-Muslim minorities were influenced by nationalism principle and attempted independence movements as a result of the decline in the administrative, political, military, economic, commercial, judicial and 1 Aksaray Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, taner.aslan@aksaray.edu.tr , taneraslan@lycos.com AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ Sayı 21, Temmuz – Ağustos – Eylül – 2010 Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi ISSN:1694-528X İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Türk Dünyası Kırgız- Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Celalabat- KIRGIZİSTAN http://www.akademikbakis.org 2 social areas. This event weakened the State. To ensure the allegiance of Non Muslim religious minorities to the State, administration tried to arouse and develop a sense of Ottoman nationality. Ottoman State tried to gather the subjects under the cover of Ottoman nationality. “The union of components” policy had been the formal ideology of the State during the period from The Tanzimat Reforms to The Second Constitutional Era. The ideology of “The union of components” had its functionality from the two basic components of Islam: justice and equality. In this study, the influence of justice and equality on the political ideology of Ottomanism was investigated. Key Words: Justice, Equality, Reforms, Improvements, Ottomanism. GİRİŞ İdarî, iktisadî, ticarî ve toplumsal işlevler başta olmak üzere her türlü münasebetin adil prensipler üzerine tesis edildiği Osmanlı devlet sisteminde, şümullü bir vicdanî kontrol mekanizması kendiliğinden işlemekte idi. Bu vicdanî murakabe devlet murakabesinden çok daha müessirdir ve çok müspet neticeler vermiştir. Osmanlı Devleti’nin hükümranlık anlayışında bu vicdanî murakabe, yani adalet ve müsavat prensipleri hâkimdir2 . Bu esaslar, Türk devlet geleneği ve İslam dininin temel ilkelerindendir. Kur’an-ı Kerim’in tevhid, nübüvvet ve haşirden sonra gelen dördüncü ana maksadı adalettir. Osmanlı Devleti, İslam dini kaideleri ve Türk devlet geleneğinin bir mirası olarak adalete büyük önem vermiş, fethettiği yerlerde adil bir yönetim tesis etmiştir. Devletin altı asır ayakta kalmasının en mühim amilini bu iki unsur teşkil etmiştir (Tuncer, 1965:14). Osmanlı düşüncesinde dünya düzeni ancak Osmanlı yönetim geleneğinde önemli bir mevki olan adaletle temin edilebilirdi (Şirvani, 1965:106). Devlet, hükmettiği unsurlar arasında bir ayırım yapmadığı gibi, herkese müsavî yaklaşmış ve adil davranmıştır. Adalet ve müsavata verilen ehemmiyet Osmanlı tebaasının devlete olan sadakatini temin etmiştir. Volter, “Osmanlılarda hukuk düzeni, vatandaşın güven altında yaşamasına, kazanmasına, istikrarlı bir vasatta mutlu bir hayat sürmesine imkân veren mühim bir unsurdur.” (Yalçın, 1979:66) sözüyle tebaanın huzur ve sükunetinin adalet sistemiyle gerçekleştiğini belirtmiştir. Osmanlı adaletinin fonksiyonel özelliği devletin kurucusu Osman Gazi ile başlamıştır. Hammer, Osman Gazi’nin devletin temelini adalet ve eşitlik üzerine tesis ettiğini belirtmektedir; “Osman, bey unvanını alıp, beyliğin başına geçtikten sonra ikametgahı olan Karacahisar’da her türlü işlere bakmak ve halk arasında meydana gelen davaları hafta sonu olan cuma günlerinde karara bağlamak için, bir Molla (Kadı) seçti. Kayınbabası Edebali ve dost silah arkadaşı (kardeşi Gündüzalp, Turgutalp, Hasanalp, ve Aykutalp) ile istişare ettikten sonra, Şeyh Edebali’nin talebesi olan Karamanlı Dursun Fakih’i imam olarak tayin etti. Pazarlarda din ve milliyet farkı gözetmeksizin düzeni koruma görevini de ona verdi. Bir cuma günü Germiyan Türk Beyi Alişir’in tebaasından bir Müslüman ile Bilecik Rum liderine bağlı bir Hıristiyan arasında çıkan kavgada Osman, Hıristiyan’ın lehine hüküm verdi. Bunun üzerine bütün ülkede, Ertuğrul’un oğlu Osman’ın hak ve adaletseverliğinden söz edilmeye başlandı. Bunun sonucunda da halk, Karacahisar pazarına daha çok gelmeye başladı.” (Hammer, 1329/I:103, 104). 2 Osmanlı adaleti hakkında geniş bilgi için bkz., Ahmet Lütfi Kazancı (1997), Osmanlı Adalet Düzeni, İstanbul: Marifet Yay. AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ Sayı 21, Temmuz – Ağustos – Eylül – 2010 Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi ISSN:1694-528X İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Türk Dünyası Kırgız- Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Celalabat- KIRGIZİSTAN http://www.akademikbakis.org 3 Osman Gazi’nin adil yönetimi, oğlu Orhan Bey devrinde de sürmüş, Bursa’nın fethinden sonra yerli halk, Osmanlı adaletinden dolayı şehri teslim etmiştir; “Sizin devletinizin günden güne yükseldiğini ve bizim devletimizi geçtiğini anladık. Babanızın idaresine geçen köylülerin memnun kalıp bir daha bizi aramadıklarını gördük ve biz de bu rahatlığa heves ettik.” (Aşıkpaşazade, 1332:30). Osmanlı sultanlarının adalet mekanizmasına ehemmiyet vermesini adaletnameler3 yayınlatmalarından anlayabiliriz. Osmanlı yönetim anlayışında padişahlar, tebaayı Allah’ın kendilerine emaneti olarak görmüşlerdir. Osmanlı sultanları adil bir yönetim tatbik etmişler, bu adil yönetim karşısında birçok gayrimüslim Osmanlı adaletine ve merhametine sığınmıştır. Osmanlı Devleti, kendisine sığınan hiç kimseyi gayrimüslim dahi olsa geri çevirmemiş, devletin adaletini, şefkatini, merhametini ve müsamahasını 4 herkese açmıştır. İngiliz tarihçi F. Downey’in Osmanlı adaleti hakkında yaptığı müşahede bunu en iyi şekilde özetlemektedir: “Birçok Hıristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmanlı ülkesine gelip sığınıyorlardı.” (Downey, 1930:84). Osmanlı müsamahasını Gibbons ise son derece afakî olarak ele almıştır; “Osmanlıların müsamahası ister siyaset, ister iyi niyet, isterse kayıtsızlık neticesinde meydana gelmiş olsun; şu gerçeğe itiraz edilmez: Osmanlılar, yeni zaman içinde devletlerini kurarken dini hürriyet ilkelerini temel taşı olmak üzere koymuş ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen engizisyon işkenceleri lekesini taşıyan asırlar esnasında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve huzur içinde yaşıyorlardı.” (Gibbons, 1928:112). Osmanlı Devleti, sosyal adaleti temin ederek; ırk, dil, din ve mezhep ayırımı yapmadan bütün tebaaya eşit muamele uygulamıştır. Anadolu ve Rumeli Hıristiyan ahalisinin yanı sıra, devletin hakimiyeti altında bulunan herkes; dini, ırkı, mezhebi ve sınıfı ne olursa olsun eşit muamele görmüş, adaletle yönetilmiş, müsamahayla karşılanmıştır (Eryılmaz, 1996:24). Tebaa arasında içtimaî adaleti tesis ederek bir denge oluşturulmuştur (Barkan, 1943:XVIII, LXV, LXVI). Osmanlı devlet idaresinin adil bir sistem tesis etmesinin kökeninde Türk devlet geleneği ile İslam dinine olan bağlılık yatmaktadır 5 . Avrupalı tarihçi Richard Peters’in “Türkler asırlar boyunca birçok millete hâkim oldular; fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler.” (Ateş, 1982:116) sözleri Osmanlı adaletini en iyi şekilde anlatmaktadır. Türk düşmanlığıyla tanınan F. Grenart, Osmanlı adalet sisteminden övgüyle bahsetmekten geri kalamamıştır; “Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için, son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı. Osmanlılar için çok defa, nereyi almak ve memleketin dış savunma ve iç asayişini sağlamak kâfi geliyordu.” (Grenardt, 1939:126). 3 Adaletnameler hakkında bilgi için bkz. Halil İnalcık (1967), “Adaletnameler”, Belgeler, 10, ss. 123-133. 4 Müsamaha için bkz. Şemseddin Sami (1317), Kamus-ı Türkî, C. II, İstanbul, s. 1333. 5 Kuran-ı Kerim’in Maide suresinin 8. ayeti adalet üzerinedir. Osmanlı sultanlarının adil bir devlet idaresinin tesis etmesinin en önemli nedeni budur. “Ey iman edenler adil şahitler olarak Allah için adaleti ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” Hadid suresi ayet 25’te de adaletin önemi vurgulanmıştır; “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirip ayakta tutmaları için o peygamberlerle birlikte kitabı ve mîzanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın dinine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Kuşkusuz Allah kuvvetlidir, azîzdir.” AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ Sayı 21, Temmuz – Ağustos – Eylül – 2010 Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi ISSN:1694-528X İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Türk Dünyası Kırgız- Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Celalabat- KIRGIZİSTAN http://www.akademikbakis.org 4 Osmanlı Devleti’nin kısa bir süre içinde genişleyerek bir cihan devleti haline gelmesinde müsamaha ile adil idarenin büyük tesiri vardır. İngiltere’nin İstanbul sefaretinde görevli Ricault, Osmanlı Devleti’nin büyük bir devlet olmasının nedenlerinden birine dair şu bilgileri vermiştir; “Osmanlı ordusu hareket halinde iken; geçtiği yerlerdeki ahalinin, yağmaya uğrama, kız ve kadınlarına taarruz edilme gibi ahvalden şikâyet ettikleri vaki değildir. Askerler ahaliye kötü muamele etmezler sahip olmak istedikleri eşyayı pazarlık yaparak ve bedelini peşin ödeyerek satın alırlar. Bence bu adalet ve hakkaniyet halidir ki Türklerin muvaffakiyetine sebep olmakta ve imparatorlukları gittikçe büyümektedir.” (Uzunçarşılı, 1984/II:259). Osmanlı sultanlarının vicdanî murakabeleri, devletin tebaasının sadakatini, itimadını temin etmiştir. Bizans tarihçilerinden Khalkokondylas, Sultan Murat’ın adil ve müsamahalı idaresine dair şu bilgileri vermektedir; “Kendisine itaat ve hizmet eden milletlere ve kişilere, hangi dinden olurlarsa olsunlar, iyi ve yumuşak ve cömert davranırdı. Verdiği söze sonradan aleyhinde tecelli etse bile sadık kalarak, dost düşman herkesin güvenini kazandı.” (Öztuna, 1998/I:77). Osmanlı tarihi, Osmanlı adaletinin birçok örnekleriyle doludur. Osmanlı Devleti adalet, müsamaha ve eşitlik zihniyetinin en tanınmış örneklerini Fatih döneminde görmekteyiz. II. Mehmet’in müsamaha ve adil siyaseti nedeniyle Rum, Süryani, Ermeni ve diğer milletlere mensup kişiler, Osmanlı himayesine girmekten büyük onur ve memnuniyet duymuşlardır. İstanbul’un fethi sonrası Bizans halkına adalet ve müsamaha ile yaklaşılmıştır (Eryılmaz, 1996:29-30). Bizans idarecilerinden Düka Notaras’ın çok bilinen şu veciz ifadesi bu hakikati vazıh bir şekilde doğrulamaktadır: “Bizans’ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim” (Öztuna, 1998/I:106). Ayrıca Kadının bir davada Fatih Sultan Mehmet’in elini kesme kararı vermesi de Osmanlı Devleti’nde adaletin ne kadar önemli bir olgu olduğunu göstermektedir. Kadının böyle bir karar vermesi hangi anlayışla izah edilebilir? Buna benzer bir hadise hangi millette görülebilir? İşte bu vicdanî murakabe Osmanlı Devleti’ni cihan şümul bir devlet yapmıştır (Erk, 1960:42). Bu ve buna benzer pek çok hadise Osmanlı tarihinde mevcuttur. Melzig, Osmanlı ihtişamının en parlak yaşandığı dönem olan Kanuni’nin saltanat zamanını, Avrupa’yla şu şekilde kıyaslamıştır; “Kanuni Sultan Süleyman’ın imparatorluğunda adalet hâkim iken Avrupa’da Charles Quint rüşvetler sayesinde imparator olmuştur. Sultan Süleyman bir gün Süleymaniye Camii’ni inşa ettireceği arsa üzerindeki bir Yahudi’nin evini parasıyla istimlâk etmek istedi. Yahudi bu satışa razı olmadığından Sultan müftüye müracaat etti. Müftünün kararı şu idi: ‘Ancak bir mukavele ile Sultan bu evi kiralayabilecekti.’ Bu karara Sultan boyun eğmiştir. 0, üstelik dünyanın o devirdeki en büyük devletinin başkanı olarak Yahudi’nin ufak evini zorla almazken; Portekiz kralı Yahudilere ‘program’ yaptırıp, ateşte diri diri yakıyordu.” (Öztuna, 1998/V:101). Kemahlı Rahib Grigor, I. Ahmet döneminde geçen bir hadiseye bağlı olarak Osmanlı adaletinin mükemmelliğini ortaya koymuştur; “Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçası vergisine tabi’ kıldığı vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, Padişaha şikayet ettiler. Alınan para Padişah iradesiyle geri verildikten maada, sözü geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah, papazları çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek verilen para son puluna kadar geri alındı.” (Andreasyan, 1963:17-18, 29). II. Beyazıt devri müelliflerinden Cantacasin, 16. asrın sonlarında Türk adaletinin dünyanın en liberal ve şefkatli adaleti olduğunu belirtmiştir (Cantacasin, 1896:14). AncaOsmanlı İmparatorluğu 1844 öncesi ve 1844 sonrası olmak üzere iki ayrı bayrak kullanmıştır. Aşağıda Tam Orjinal Bayrak görseli ve Orjinal Bayrak yer almaktadır. Firmamızdan bu bayrakları daimi olarak temin edebilirsiniz. Totan veya parakende olarak satın alabilirsiniz. Biraz bilgi vermemiz gerekirse; Osmanlılar, kuruldukları yıllardan itibaren çok sayıda ve çeşitli renklerde bayraklar kullanmışlardır. Bunların sayısı başlangıçta dört iken 16. yüzyılda yediye çıkmıştır. Bunlar arasında beyaz, kırmızı (al), yeşil, yeşil-kırmızı ve sarı-kırmızı renkli bayraklar vardı. Bayrakların üzerindeki alametler de bayrağa göre çok çeşitlilik göstermiştir. Osmanlı bayraklarındaki en mühim alametler Zülfikar kılıcı, hilal, yıldız ve güneş olarak görülmektedir

ORJİNAL OSMANLI İMAPARATORLUĞU BAYRAĞI – OSMANLI DEVLETİ BAYRAĞI

Osmanlı İmparatorluğu 1844 öncesi ve 1844 sonrası olmak üzere iki ayrı bayrak kullanmıştır. Aşağıda Tam Orjinal Bayrak görseli ve Orjinal Bayrak yer almaktadır. Firmamızdan bu bayrakları daimi olarak temin edebilirsiniz. Totan veya parakende olarak satın alabilirsiniz. Biraz bilgi vermemiz gerekirse; Osmanlılar, kuruldukları yıllardan itibaren çok sayıda ve çeşitli renklerde bayraklar kullanmışlardır. Bunların sayısı başlangıçta dört iken 16. yüzyılda yediye çı12kmıştır. Bunlar arasında beyaz, kırmızı (al), yeşil, yeşil-kırmızı ve sarı-kırmızı renkli bayraklar vardı. Bayrakların üzerindeki alametler de bayrağa göre çok çeşitlilik göstermiştir. Osmanlı bayraklarındaki en mühim alametler Zülfikar kılıcı, hilal, yıldız ve güneş olarak görülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu Bayrakları firmamız tarafından imal edilip üretilmektedir. Firmamızdan daimi olarak temini mümkündür. Kaliteli olarak imal edilmektedir. 

1844 SONRASI OSMANLI İMPARATORLUĞU BAYRAĞI ORJİNAL BAYRAK

1844 ÖNCESİ OSMANLI İMPARATORLUĞU BAYRAĞI ► ORİJİNAL BAYRAK

Ve Zoral Antlaşması ‘dır.

Duraklama döneminde Osmanlı –  Vendik  ilişkileriBu dönemdeki Osmanlıvendik ilişkilerinde temel esas denizler üzerindeki üstünlük çabalarıdır. Bu dönemde Girit Adası ikili ilişkilerin bozulmasında öncül rol üstlenip şiddetli mücadelelere neden olmuştur. Osmanlı imparatorluğu, İ .İbrahim deminde Girit’i kuşatmaya çalışırsa da bu kuşatma oldukça uzun sürmüş ve ancak İV Mehmed döneminde tam hakimiyet sağlanabilmiştir. Türk tarihçiler bu kuşatmanın yaklaşık24yıl sürdüğünü söylemektedir.Duraklama Döneminde Osmanlı-Rusya İlişkileriBu dönemdeki Osmanlı- Rus savaşları öncül sebep Cehrin Kalesi olmuştur. iki devlet arasındaki mücadeleden sonra Bahçesaray Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığı arasında imzalanan ilk resmi anlaşma özeliği taşımaktadır. Ayrıca bugün bile devam Ukrayna Rusya krizinin kökleri Osmanlı İmparatorluğu ‘nun duraklama döneminde kadar uzanmaktadır. Duraklama döneminde Osmanlı- Avusturya ilişkileriTarihsel süreç içerisinde Osmanlı ile Avusturya arasında şiddetli çatışmalar olmuştur. Osmanlı imparatorluğu 1533tarihinde İstanbul Antlaşması ile Avusturya karşı üstün konuma gelmiştir. 1533 tarihli İstanbul Avusturya kralı Osmanlı sadrazamına protokolde eşit sayılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ‘nun duraklama döneminde Avusturya ile olan siyasi olayları sırasıyla söyledir. 1593-1606 tarihli arasında Osmanlı ile Avusturya arasında Haçova Meydan Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaştan sonra zivatorok Antlaşması imzalanmıştır. 1533 tarihli İstanbul Antlaşması ile elde edilen protokol ve hukuksal alandaki üstünlük Osmanlı İmpatorluğu açısından sona ermiş, bu iki devlet ve yöneticileri hukuk ve protokol anlamında birbirine eşit sayılmışlardır.1622-1664 tarihleri arasında süren mücadeleler sonunda ise Vasvar Antlaşması imzalanmıştır. II. Viyana Kuşatması(1683)

II. Viyana Kuşatması 1683 yıllında İV Mehmet devrinde Osmanlı İmparatorluğu ‘nun Viyana ‘yı kuşatması ile gerçekleşti Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Arşidüklüğü arasında yapılan savaşların en uzun süreli olanı bu kuşatma ile başlamıştır.Mücadelerin temel sebepleri arasında Avusturya’nın Macaristan’a baskı yapması Avusturya ‘nın Katoliklik mezhebini yaymak istemesi ve tarihsel süreçteki hesaplaşmalar etkili toprak kaybına neden olan Karlofça Antlaşması ‘nı imzalamak zorunda kalmıştırlar.II Viyana Kuşatması sonrasında Osmanlı İmparatorluğu ‘na karşı Avrupa ‘da Kutsal İttifak kurulmuştur.

Duraklama döneminde isyanlar Duraklama döneminde çıkan isyanları 3 başlıkta incelemek mümkündür.

İstanbul (merkez)İsyanları

Bu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ‘nda mali ve askeri alanda meydana gelen bozulmalar sınırlar genelinde isyanlara sebebiyet vermiştir. İstanbul merkezli isyanlarda öncül rol oynayan kurum yeniçeri ocağıdır.Yeniçeri isyanlarına dönem dönem medrese öğrencileri ve ulemadan çeşitli insanlarda katılmıştır. Yeniçeri isyanlarına en büyük örnek Hotin Seferi’nden sonra yeniçeri ocağını kaldırmak isteyen padişah II. Osman’ın yeniçerileri tarafından öldürmesidir. İV .Mehmet zamanında devlet yönetiminde haksızlık yaptıklarına düşündükleri 30 devlet adamını Sultanahmet’teki çınar ağaçlarına asarak idam etmişlerdir.Bu olaya Türk tarihçiler Çınar Vakası(Vakayı vakvakiye) olarak tanımlanmışlardır. Yeniçeri isyanlarında temel neden ekonomik sıkıntılar ve ocağa usule aykırı alımları yapılması olmuştur. Yeniçeri isyanları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu ‘nun başkenti olan İstanbul ‘da asayiş ve güven ortamı bozulmuş,devletin önem verdiği merkezi otorite sarsılmıştır.

Celali İsyanları

Celali isyanları, 16ve 17 yüzyıllarda ,Osmanlı İmparatorluğu denetimindeki Anadolu ‘da Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan ve İV. Mehmed döneminde kadar devam eden zaman zayıfında devlete karşı ,ekonomik , sosyal askeri ve siyasi nedenlerle ayaklananlara verilen addır. Celali isyanlarının temel nedenleri şunlardır.

-Vergilerin yükselmesi

-Tımar sisteminde bozulmalar olması

-Halktan kanunsuz ödemeler alınması

-Anadolu ‘da ekonomik düzen ve asayiş ortamının sekteye uğraması.

Eyalet isyanları

Eyalet isyanlarının çıkma nedenleri ile Anadolu ‘da çıkan celali isyanlarının nedenleri ve sonuçları arasında paralellik vardır. Eyalet isyanları Erdel , Eflak, Boğdan Yemen Halep, ve Bağdat’ta çıkan isyanları kapsamaktadır. Bu dönemde çıkan eyalet isyanlarında milletçilik akımının etkisi yoktur.

Duraklama döneminde Islahat çalışmaları

Bu alt başlığın geliştirmesi gerekiyor.

Bu dönem Islahat çalışmalarında Avrupa örnek alınmamıştır.Dönem ıslahat girişlerinin temel amacı yükselme dönemimdeki seviyeye ulaşmaktadır. Bu dönem ıslahatların da sorunlarınlarına temeline inilmemiş sorunlar baskı ve şiddet yoluyla çözülmeye çalıştırmıştır. Bu dönemdeki tüm ıslahatlar devlet politikası haline gelmemiş görevde bulunan kişilerin görev süreleri ile kısıtlı kalarak sürelik arz etmemiştir.

Kuyucu Murat Paşa

I. Ahmed döneminde sadrazamlık görevinde bulunmuş ve Anadolu ‘da çıkan isyanları baskı ve şiddet yoluyla başlamıştır. II. Osman Osmanlı İmparatorluğu ‘nda ilk kez ciddi anlamda Islahat girişiminde bulunan padişahtır. Yeniçeriler tarafından öldürülen II. Osman’ın bazı ıslahatları şu şekildedir:

-saray dışından evlenme geleneği başlatmıştır.

-Şeyhülislamların fetva vermek dışındaki yetkilerini kısıtlayarak merkezi otoriteyi güçlendirmeye çalışmıştır.

-Yeniçeri ocağını kaldırma girişiminde bulunmuş fakat başaramayıp ; yeniçeri tarafından öldürülmüştür.

İV Murad

-İstanbul’da içki tütün kullanımı yasaklanmıştır.

-Koçi Bey Risalesi ‘in hazırlanarak sorunlara çözüm aramıştır.

-Saray sultanlarının yönündeki etkilerine engellemiştir.

Tarhuncu Ahmet Paşa

-Maliye alanında çalışmalar yaparak Osmanlı’da ilk kez bütçe hesapları yaptırmıştır.

Köprülü Mehmed Paşa

.Köprülü Mehmed Paşa kendisinden önceki sadrazamlar dışında bazı şartlar sunarak sadrazamlık görevini kabul eden ilk kişidir. Köprülü Mehmed Paşa maliye ve merkezi otoritenin güçlendirilmesini amaçlamıştır.

-Hicran Dergisi ,Osmanlı Duraklama Dönemi

-Osmanlı Padişahları Listesi Türk Tarih Kurumu

-Osmanlı Devleti ‘nin Yükseliş ve Çöküş Sebeplerine Genel Bakış ,Bayram Kodamanı

  • içindekiler
  • 1.Dönem padişahları
  • 2. Duraklamanın sebepleri
  • 2.1 Duraklamanın iç sebepleri
  • 2.1.2 Ekonomi yönetimin bozulmasının nedenleri
  • 2.1.1Merkezi yönetimin bozulması
  • 2.1.3 Ordunun bozulmasının nedenleri
  • 2.1.4 Toplumsal yapının bozulmanın nedenleri
  • 2.2 Duraklamanın dış sebepleri
  • 3. Duraklama dönemi Osmanlı -İran ilişkileri
  • 4.Duraklama dönemi Osmanlı – Lehistan ilişkileri
  • 4.1 II Osmanlı dönemdeki Osmanlı – Lehistan ilişkileri
  • 4.2IV .Mehmed dönemindeki Osmanlı – Lehistan ilişkileri
  • 5 Duraklama dönemi Osmanlı- Vendik ilişkileri
  • 6 Duraklama dönemi Osmanlı- Rusya ilişkileri
  • 7 Duraklama dönemi Osmanlı -Avusturya işkileri
  • 7.1. II Viyana Kuşatması(1683)
  • 8 Kutsal İttifak
  • 9 Duraklama döneminde isyanlar
  • 9.1 İstanbul(merkez) isyanları
  • 9.2 Celali isyanları
  • 9.3 Eyalet isyanları
  • 10 Duraklama döneminde ıslahat çalışmaları
  • 10.1 Kurucu Murat Paşa
  • 10.2 II. Osman
  • 10.3 İV Murad
  • 10.4 Tarhuncu Ahmet Paşa
  • 10.5 Köprülü Mehmed Paşa
  • 11 Kaynakça

Osmanlı İMPARATORLUĞU DÖNEMİNDE BULGARİSTAN (ÖZET)

Bu çalışma Bulgaristan’ın Osmanlı İmparatorluğu hakimliğinde olduğu 14. yüzyılın sonunda (1393 yılında Yıldırım Beyazid ‘ın oğlu Süleyman Celebi komutanımdaki Osmanlı ordusu Tırnova ‘yı ele geçerek Bulgar Karalığına son vermiştir.) Bulgaristan Prensliğinin kurduğu (1877-78 Osmanlı Rus harbinden sonra gerçekleşen Belin Kongresi(1878 )19 Yüzyılın sonlarına devam eden bu dönemle ilğili önemli kırılma noktalarını ve kodlanışlarıyla içeren araştırma derleme makalesidir. Bu çalışma dönemin tasvir edilmesi için döneme ait en önemli gravür sanatçılarından olan *Elife Philipp Kantiz ‘ e ait eserlerle desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı İmparatorluğu , Osmanlı Bulgaristan ‘ ı Osmanlı döneminde Bulgaristan ‘da ekonomi ve eğitim . İn this study ,Bulgaria was in the Otoman Empiye rule in the 14 th centilmen (Yıldırım Bayazıd ‘s son Süleyman Celebi WHO was conquered Bulgaria Kimonom in 1393) , The atlatabilmesinde of the Pirinçipality of Bulgaria(After the Berlin Cifince(1878) results of the 1877- 1878 Ottoman – Russian war) This research and review aticle is included İmportant breaking points and anecdotes until end of the 19 th century is incueded imparotant breaking points and anecdontes until end of the 19 th century This study , one of the most imporatant engraver of the 19 th century is supportend by the illustrations of * Flix Philipp Kantiz . Key Words: Ottoman Empire , Ottoman Bulgaria , Economy and Education in the Ottoman period in Bulgaria .

Osmanlı Devleti’nin Bulgaristan’ı Fethi

Osmanoğulları Beyliği sürekli Balkanlara ve Avrupa ‘ ya doğru genişleyen Bizans İmparatorluğu ‘ndaki taht kavgalarını fırsat bilerek ilk defa 1344 yıllında Balkanlar’ a akınlar yapmaya başlamıştır. Esasen aslı Türk olup sonradan Slavlaşan Bulgarların [1] başında 1360 ‘lı yıllarda İvan Alexandr Asen, 1362 1363 yıllında Osmanlı ‘ların fethetikleri bazı yerleri geri aldı .1365 yıllında Asen ‘in ölümüyle taht kavları başlamış Osmanlı’nın Bulgaristan ‘ı fethetmesi kolaylaşmıştır[2]. Nitekim 1363 yılında Sultan II Murat Cenevizli denizcile anlaşarak önemli miktarda Türk göçmeni Anadolu’ dan Trakya ‘ya naklettirdi [3] . Anadolu ‘dan Balkanlar’a çeşitli tarihlerdeki bu tür göçmen yerleşmeler Balkanlar ‘ın Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasına yardımcı olmuştur[4]. Macar Kralı Layoş 1365’de Vidin ‘i ele geçirdi ve eski kral Aleksadr Asen’in büyük oğlu İvan Straişimir ve ailesini Hırvatistan’a sürdü. Macar Kralı ayrıca 200.000 kadar Bulgar’ı zorla Katolik yaparak Bulgar üzerindeki baskıyı arttırdı. Aleksadr Asen’in küçük oğlu Sasmanos (Şişman) ‘ın abisi İvan Stratmişir ile yaptığı mücadelede Osmanlı’lardan yardım istedi. Sasmonos ‘un kızkardeşi Mara ,I. Murat ‘a eş olarak verildi. Bu şekilde akrabalık ilişkileri kuruldu. Sasmonos 1367 ‘de Osmanlı’larla işbiligine giderek vidin ‘e saldırılar düzenledi Efaklı ‘ ları 1373 ‘de Nigbolu ‘yu işgal ettiler. Öte yandan güneyden de Osmanlılar tarafından sıkıştırılan Bulgarlar Trakya bölgesinden atıldılar. Trakya bölgesi akıncıların üs bölgesi haline getirildi.

KAYNAKLAR

  • 1.” Bulgar ” adı (Volta) havzasında yaşayan bir Türk kavramı VII_XV asrın ortasında kadar devam eden bir Türk devleti ve bu devletin merkezi olan şehrin adıdır . V. yüzyıl sonlarında Bizans hizmetine girerek Trakya’ya yerleşip zamanla hristiyanlığına kabul ettiler .A. Nimet Kurat , “Bulgar” ,İslam Ansiklopedisi (İA), II, (İst.. 1993), s.781.
  • 2 .TDV İslam Aniskopidisi Bulgaristan, Osmanlı Dönemi,S. 396, 397, Bibliyografya Yusuf Halaçoğlu.
  • 3. İ. Hakkı Uzunçarşılı, aynı eser ,İ , s.166 .’Anadolu Türklerinin Rumeli’ ye geçmesi muayyen bir devrede ve muayyen bazı hadiseler üzerine vurku bulmuş mahdut bir göç hareketi değildi. Bu geçişler zaman zaman olmak üzere Osman oğullarının şarkı Trakya ‘yı teşebbüsünden önce başlamış ve senelerce sistemli bir şekilde devam etmiştir. M. Münir Aktepe, XIV. Ve XV. Asırlarda Rumeli ‘nin Türkler Tarafından İskanına Dair “,Türkiyat Mecmuası 10,:(1953), s.400.
  • 4. Feridun M. Emecem ,”XVI ,Asır Başlarında Bir Göçün Tarihçesi ve Gelibolu’da Sirem Sürgünleri “, Osmanlı Araştırmaları , X (1990) , s.161 ; Anadolu ‘dan Rumeli’ ye sürgünleri , bizzat devlet tarafından planlı bir şekilde yapılmıştır. Sürgünler , ya yeni fethedilen boş ve ıssız bölgeleri şenlendirmek için veya bir kişi yahut aile aşiret , köy gibi bir toplumu cezalandırmak yani o bölgede asayiş sağlamak için yapılırdı . Yavuz Ercan , “Devişme Sorunu, Devişmenin Anadolu ve Balkanlar’daki Türkleşme ve İslamlaşmaya Etkisi “. Belleten ,198 (Aralık 1986), s.695.

5. Tayip Gökbilgin “XVI . Asır Ortasında Osmanlı Devleti’nin Tuna Havzası ve Akdeniz Siyasetleri , Bunlar Arasındaki Alaka ,Muhtelif Vecheleri “, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi (AÜDTCFD) ,III /4(Aralık 1955), s.63.

6. Yusuf Halaçoğlu Kuruluşundan Günümüze Bulgaristan ‘da Türk Nüfusu “, V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarih Kongresi , Ankara,1990 ,s.505.

7. M. Münir Aktepe , aynı makale , s.400; Bilal N Şimşir , “Bulgaristan Türkleri ve Göç Sorunu “, Bulgaristan’da Türk Varlığı 1, Ank. 1987, s. 47.

8. Halil İnecik , “Türkler (Osmanlılar )”, İA , XII/2 , İstanbul 1993 ,s.292 , s.19.

9. M. Hüdai Şentürk aynı eser , s.7 ;Fermad Braudel , Akdeniz Dünyası, II İstanbul ,1990 , s. 47; Salahi R. Sonyel , Büyük Devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ‘nu Parçalama Çabalarında Hıristiyan Azınlığının Rölü , Bellekten ,195, (Aralık 1985 ), s.648.

10. Paul Wittek ,” Ankara Bozgunundan İstanbul ‘un Zabıtına ” Belleten ,27(Temmuz 1943) , s. 566.

11. M. Hüdai Şentürk , Osmanlı Devlet’inde Bulgar Meselesi (1850-1875), Ank.1992 ,s.5.

12. Sosyoloji Konferansları 21 . Kitap , İstanbul Üniversitesi , Bulgar İhtiyalerinin hazırlanmasında dış güçlerin yardımı ve kültürel faaliyetleri , Nahit Dinçer ,1986.

13. Bilal Şimşir ,Rumeli ‘den Türk Göçleri , 1 Ankara 1970, s.XXXI.

14. Dr Muharrem Bayar , Kuyud -u Kadime Arşivi , Şeriye Sicilleri.

15.http:// retrobulgaria . com / ruse/ osmnasledstvo. html

16.http:// bnr.bg/ en/post /10011878 1/socio -economic -history -of -bulgaria -collected -in -a -book- entitled – form- dobri -the -factory -owner- to – kozloduy-npp

17.http ://bae .Trakya. edu .tr/news /felix -kanitiz -resimleri -ile tuna -vilayeti -ve koca -balkan– sergisi – açıldi# .VXBLmBhrM5t

18. Halil İnalcık , Tanzimat ve Bulgar Meselesi , İstanbul ,1992 , s.VII Ankara ,1987,s.84.

19. http:// tr. wikipedia .org/ wiki/ Osmanl%C4% B1 d%C3 %B6 neminde Bulgaristan

20. http: // www .gözlemci .net / 803 -Osmanlı devletinde -ekonomi . html

21.http:// en. wikipedia .org/ wiki/ Dobri Zhelyazkov

22. http:// http://www.byegm .gov .tr / Türkçe /haber /bulgurlar -Osmanlı İmparatorluğu döneminde -nasil- yaadi/ 5613

23. Osmanlı idaresinden sonra Bulgaristan Türklerinin Sosyo -Kültürel hayatı ,Yüksel Lisans Tezi, Erhan Vatansever ,Trakya Üniversitesi, SBE ,Eylül 2008.

24.Hüseyin MEMİŞOĞLU , Geçmişten Günümüze Bulgaristan ‘da Türk Eğitim Tarihi, Ankara 2002 ,

25.Evliya Celebi ,Seyahatnâme III Cilt İstanbul 1993 s. 242 ,262, 269,283,288, 291 ,292,294,298, 301,308,

26. Erhan VATANSEVER , Sabri Can SANAV , XIX Yüzyıl ‘da Bulgaristan’da Eğitim Kurumları , IV ,Balkan Kongresi ,Bulgaristan- Eski Zağra 2007

27. Evliya Celebi ,Seyahatnâme III Cilt İstanbul 1993 s.243, 298,

28. BULGARİSTAN ‘IN ÜÇ DÖNEMİNDE YAŞAYAN MÜMİN ÖZER ‘İN ANLARI (1927-1950 ) Zeki ÇEVİK , Türkish Studies – İnternational Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/10 Fall 2014 ,p. 1259-1280, ANKARA -TURKEY

29.Osman Keskioğlu eserinde son dönem göçleriyle Bulgaristan’dan 😊 Türkiye ‘ye gelen din adamı , öğretmen ,idareci ,gazeteci ve yazarlardan oluşan tespit edebildiği 20 kişiyi özgeçmişleriyle verilmiştir. Osman Keskioğlu Bulgaristan’da Türkler (Tarih ve Kültür) , (Ankara :TC . Kültür ve Turizmi Bakanlığı Yay . 1985 ) ,164-193: 1879-1989 yılları arasında Bulgaristan’da Türk varlığı mücadelesini yürüten kişi ve kuruluşlar hakkında geniş bilgi için bk , A,Ş. Şerefli , A.g .e.,(tüm eser)

SONUÇLAR VE TARTIŞMA

1877-78 Osmanlı Rus savaşının sonuçları Türkler için tam anlamıyla bir yıkım oldu. Bulgaristan’daki Türk varlığı önemli ölçüde zarar gördü. Savaş sonunda 250.000 ‘den fazla Türk hayatını kaybetti. 500.000 ‘den fazla Türk Anadolu’ya göç etti.

Bulgaristan ‘daki Türk varlığı nüfusunu yarısından fazlasını kaybetti .Osmanlı zamanında bu bölgelere yerleştirilen büyük bölümü Yörük ve Türkmen kökenli olan Türk topukları yaklaşık 500 yıl sonra tersine göç yaşayarak geldikleri topraklara zorla göç ettirildiler . Farklı zamanlarda Bulgaristan Türkleri asimilasyon politikasına maruz kalmışlardır. İsimleri , dinleri , dilleri zorla değiştirmeye çalışılmış 93 harbinden sonra ‘sinek gibi avlanıp ‘ asırlardır beri yaşadıkları , ekip diktikleri , karınlarınarını doyurdukları , atalarının mezarlarının bulunduğu toprakları terketmek zorunda kalmışlardır. Bulgaristan’ daki Osmanlı eserlerinin tamamına yakını tahrip edildi . Örneğin 93 harbinden önce Sofya ‘da sayıları 44 olan cami sayısı bugün sadece 1’ dir .Sofya ‘daki Türk mezarlıklarının tamamı tahrip edilmiştir .Osmanlı eserinin neredeyse tamamı yağmalamış ettiren Osmanlı eserinin varlığı bizlere gurur vermektedir.Osmanlılar yaklaşık 500 yıl yönettikleri bu topraklarda Bulgarlar’ a asimilasyon politikası uygulamadılar eğer bir asimilasyon politikası uygulansaydı bugün Bulgar Kültürü ve dili tamamen yok edebilirdi . Bunu bazı Bulgar aydınları bugün bile kabul etmektedir. Yeşil Bulgaristan partisi lideri Tarihçi Stoyan Dinkov ‘a göre ;Osmanlı’lar sayesinde Bulgarların ‘ın etkin kimliklerini koruyabildiklerini ,Osmanlı Padişahları’ nın zamanın Avrupalı idarecilerinden çok daha toleranslı olduğunu kabul etmektedir (32) .Bulgaristan’ın Osmanlı idaresi altında yaşaması Bulgar hakkını yok olmaktan kurtarmıştır. Bugün Bulgar kültürü ve toplumu varlığını Osmanlı ‘ya boçludur.

Bakanlar ın suskun tarihi

2 milyondan fazla olduğu tahmin edilen rakamlarıyla büyük bir göç dalgasına neden olan Balkan muhacirlerin acıları neden hiç konuşulmaz ? Bu sorunun izni sürdük . Balkanların kaybetmesinin 103 yılındayız ve orda yaşayan Müslüman nüfus,Türkiye dış politikasında yaşanan en ufak değişikliği bile derinden hissediyor .Ama o büyük acılarını anlatmakta sessizler . birçok muhaciri Selatin cemiyetine yerleştirmişlerdi.” Günlüklerde ,romanlarda, tarihçilerin, kitaplarında okunabilen bu satırların sahipleri, yeni topraklarına yerleştirdikten sonra o katliamlar , baskılar ,zorlamalar nedeniyse hiç yaşanmamış gibi tarihe gömüldü.1989′ da zorla ismi değişilen Bulgaristan ‘da yaşayan Türkler ya da 1992’de başlaya Bosna Savaşı geçmişte yaşananları hatırlamasa bu yüzyıllık suskunluk bozulur mudu? Bu acıları yaşayanların sessiz kalması neye bağlanabilir?

Kayıtlara kayıtsızsız

Bu soruyu Mustafa Armağan , Avni Özgürel ve H. Yıldırım Ağanoğlu ‘na sorduk . Üçü de şavaş sonrası gelen neslin yaşananları unutma eğiliminde olduğu fikrinde birleşiyor . Mustafa Armağan “bir argümanımız olabilmesi için bunu bir mesele haline getirmiş bir entelijansiyamız olmalı” diyerek acıların kayda geçmediğini vurguluyor: Genel olarak bir zaafımız var: Acılarımızı kayda geçirmiyoruz , kitaplaştırmıyoruz ,kalıcı hale getirmiyoruz, İstiyoruz ki bunları çok hızlı şekilde unutalım ve yeni düzene adapte olalım .Balkan kökenli insanların Türkiye’ ye gelişleri sadece Özel dönemde -kısmen de olsa- mesele haline geldi. O da Soğuk Savaş ‘a rastladığı için , ideoloji çatışmanın bir parçası olarak gündeme geldi. Devamında Bulgaristan ‘la belli bir uzlaşmaya varınca o meselenin de üzerine gidilmedi.” Argümanların azlığı kadar ,sözlü tarih Müslümanların amansız öldürdüklerini , Müslüman köylerinin yakıldığını ,Müslümanlara ait değerli eşyaların sistematik bir şekilde yağmalandığını yazdı. Troçki ‘ye göre Müslümanlara yönelik katliamlar ve Müslüman köylerinin yıkılıp yıkılması münferit olaylar değil , milli politikaların belirlediği sistemli eylemlerdi.”Yaşanan olayların neticesi zorla Hiristilyanlaşıtırılan nüfus, Resmi rakamlara göre bugün Balkanlar’daki Müslümanların toplam sayısı yaklaşık 8 milyon 250 bin civarında ve bölgenin toplam nüfusunun yüzde 12′ sine karşılık geliyor. Oysa Osmanlı nüfusuna ilişkin kapsamlı bir çalışma yapan Kemal Kapat’ a göre 19. yüzyılın ikinci yarısında Müslümanların Bakanlar’ daki nufusa oranı yüzde 43′ lerde.

“Selatin camilerin avluları insan dolu”

Selanik üçüncü Ordu ‘daki göreviyle Balkan Savaşları ‘nı yakından gören Ömer Seyfettin ‘in , hikayeleri dışında ,anıları da tanıklığının izlerini taşıyor.Yazar “Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik .Oh ne felaket!Kadın ,çoluk , çoçuk tam beş bin ev imiş ” diye not düşmüş. Savaşın zorunlu muhacirlerini vardıkları durakta da sefalet bekliyor. Bunun tanıdığı da Münevver Ayaşlı Desaadet kitabında: “Bir taraftan hasta ve bozgun halinde askerler ,diğer taraftan evlad-ı fatihan ,panik halinde ,öküz arabaları ve yaya olarak bir bahçe , bir de küçük evlatlıkları , tatlı ve güzel , sarı saçlı , mavi gözlü Rumeli çolukları İstanbul’ a hicret ediyorlardı. Payitahtta yer kalmamıştı. Gelen bölgede yaşayan Türk diğer Müslümanlar üzerinde büyük bir kıyımın gerçekleşmesine de yol açtı. Aslında bakılırsa , 1912′ de Osmanlı ‘ya karşı yavaş açan Balkanlar ‘daki ittifak güçlerinin başlangıçta duydukları hedefleri ,kısa sürede Müslüman nüfusun katedilmesi ve mallarının talan edilmesi eylemlerine dönüşüverdi,”

Osman tuna genç

26.09.2019


WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın